Düzenbaz

 

İçimdeki düzenbazın borusu ötmeye başlıyor.

Hadi yap!

Yapsana korkak!

Konuş!

Konuşsana korkak!

Düzenbaza kulak asmamaya çalışıyorum ve baş öğretmenime dönüyorum. Bak kızım aptal olma, sakın yapma, herkes sana gülecek, rezil olacaksın diyor bana.

Kulaklarımı tıkayıp uyumak, sadece derin ve boş ve rüyasız bir uyku çekmek istiyorum.

Ama ne mümkün!

Orada da haylaz çıkıyor karşıma. Haylaz ama duygusal!

Belli ki beni tekrar cehenneme götürmek istiyor.

Hey, düşün ve tekrar düşün diyor.

Ben ise yorgunum.

Başım geberecek kadar ağrıyor.

Yeşil bir ormanda dere kenarına kadar yürüyorum. Ağaçların yaprakları zümrüt gibi parlıyor ve sinek kuşları uçuşuyor. Koyu lacivert bir sinek kuşu gözüme çarpıyor. Hiç bu renkte bir sinek kuşu görmemiştim diye içimden geçiriyorum. O sırada bir ürperti sarıyor içimi.

Korku, üşüme falan değil. Garip bir ürperti beni dereye doğru itiyor. Sanki gizli bir el beni tutmuş götürüyor. Oppellia gibi yatıyorum dereye ve bırakıyorum kendimi.

Amaçsız, umarsız, sakin ve sessiz…

Tek duyduğum nefes alışverişlerim. Gözlerim yarı açık ağaçların arasında süzülen mücevherler gözlerimi alıyor. O derede öyle yatıyorum. Nefesim git gide yavaşlıyor.

Su ılık ılık üstümden akıyor. Ben taşların üstünden yavaşça kayarak gidiyorum.

Sonra bir bakıyorum yanımda bir kadın beliriyor.

Gözümün ucuyla onu süzüyorum.

Boğuk bir sesle nereden çıktın şimdi sen? Diyorum.

İşaret parmağını dudaklarına götürüyor ve şişşşt diyor. Sessizliği dinle. Keyfim kaçıyor biraz ama yine de sabır diyorum ve o sırada gözüm bir kuşun kanadına takılıyor. Kanatları benekli bir kuş bu. Daha önce hiç böylesini görmemiştim.

Yanımdaki kadın konuşmaya başlıyor.

Ne çok gölge ve renk var, değil mi? Diyor.

Sefilliğin içindeki renkler alaycı bir edayla bizi kandırıyor. İşte o an anlıyorum. Bu kadın bir düzenbaz.

Sefil hayatının içinde kaybolmuş bir düzenbaz, yanıma uzanmış ve canımı sıkıyor.

Yemiş, içmiş, gezmiş, zamanının boşa ve başkalarına harcamış bir aptal, yani bir düzenbazla birlikteyim.

Birden öfkeli kızgın ve bıkkın bir güneş çıktı.

Aniden gözlerimi kör etti.

Artık sadece suyun üzerimden akışını hissedebiliyor ve etraftaki yaprak hışırtılarını kuşların böceklerin sesini duyabiliyordum. Hiç bu kadar derin duymadığımı fark ediyorum. Anlamsız bir derinlikten tüm sesler kulaklarıma hücum ediyor.

Nefesim kulaklarımda çınlıyor.

Kalp atışlarım beni sağır edecek kadar beynimde duyuluyor.

Düzenbaz başladı konuşmaya;

Körsün ve hep kördün.

Hayatın kör bir uykuda geçti ve sen bunu asla fark etmedin. Sana anlatılan renkleri gördün, sana ezberletilen cisimleri sevdin ama hep çaresiz bir kördün. Sen güneşi batırdın, güce taptın ve rezil bir hayat yaşadın. Körlüğüne körlük ekleyerek zamanı anlamsızca tükettin.

Hayatını mevsimlere bağladın.

Hep özledin,  öykündün, yakındın.

Şikayetin hiç dinmedi.

Istırap çekmek için bir yılan gibi sinsice kıvrandın.

Ben biliyorum bunların başına geliş sebebini.

Eskiden yani çocukken annemiz yeni öldüğünde her akşam ve her sabah dua ederdim. Artık uzun zamandır dua etmeyi bıraktın ve işte bu nedenle bu sahtekârlar etrafını sarıyor ve hakaretler yağdırıyor.

Sonunda kör de ettiler.

Ahh gözlerim zavallı yeşil buğulu gözlerim. Şimdi sönmüş bir zümrüt gibi donuk kalmışlardır. Onları gören acır bu zavallı halime.

Bitkinliğime…..

Sersemliğime……

Ama olsun, olsun be olsun

Çığlık atan bir sesim var. Neredeyse kulaklarımla göreceğim.

Hem ellerim hem de ayaklarım görüyor sanki.

Ah şu suyun şıkırtısı yok mu?

Beni huzura davet eden, içimi gıcıklayan, her şeyi unutturan şıkırtısı….

Balıkları düşünüyorum ama en çok ta kurbağaları. Nasılda keyif çaldılar bu kadar zaman. Keyfini çıkartılar suların.

Hele o hergele yengeçler yok mu? Kıskaçlarıyla dünyayı dar eden.

Her şeyi ele geçirmeye çalışan o kıskaçları kıskanıyorum.

Midem kasılmaya bulanmaya başlıyor.

İşte yine başlıyor cadaloz kıkırdamaya.

Görmüyorum onu şükürler olsun ama duymamak imkânsız.

O sinsi ses tonuyla, alay eder gibi yine başladı konuşmaya.

Bilgiç sanıyor kendini.

Aptalca konuşuyor ve biliyorum tek istediği beni mutsuz etmek.

Kafamı şişirip bir yudum huzurumun içine etmek.

Kahkahalar atıyor.

‘’Miden bulanıyor değil mi?’’ diye soruyor.

Körlüğe alışamadın da ondan.

Hâlbuki hep kördün sen.

Şimdi o küçücük yengecin münzevi hayatını kıskanarak kıvranmak ve yine de zavallı ruhunda mutlu olmak istiyorsun.

İçimden bir ses bu adi şıllıkla barış imzala ve kurtul diyor.

Ama gururuma yediremiyorum.

Beni ele geçirmek istiyor biliyorum.

Gözlerimi kör etti.

Belli ki biraz sonrada sağır edecek. Ama yine de asla barış imzalamam onunla.

Kafam karışık ve midem bulanıyor.

Kulaklarımı tıkamak ve onu duymamak istiyorum.

Hiçlik en büyük doluluktur.

Bazen beyaz çoğu zaman siyah.

Gri yoktur.

Hiç olmak en büyük rahatlıktır.

Özüne dönmektir.

Ölüm ayırt etmez torpil geçmez.

Ayrıştırmaz.

Tek gerçek olması sebebi ile de yalnızdır.

Tek başımıza doğuyor ve tek başımıza ölüyoruz.

Yani bu süreç tamamen bize ait.

Yönetmesek bile tek olarak yaşadığımız tek süreç.

Özetle ne doğacağımızı, ne de öleceğimizi biliyoruz.

Gerisi zaten palavra….

Öyle değil mi?