Evsiz

Sevgili Dostlar,

yaklaşık 1,5 yıl kadar önce aşağıda okuyacağınız küçük hikayeyi yazmıştım ve mart sonunda diğer dört hikayemle birlikte kitap halinde basılacaktı. Dünyanın yaşadığı gelmiş geçmiş en büyük kaosun yaşandığı bu günlerde birazcık hesap kitap yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Yok ettiğimiz ve tükettiğimiz tüm değerlere ithaf ederek, beğenilerinize sunuyorum.

Özge Günaydın

 

EVSİZ

 

Sabaha karşı titreyerek uyandığımda Kont bana sert bir bakış fırlatarak hırladı ve arkasını dönüp uyumaya devam etti.

Bir sonraki hayat diye bir şey varsa, eğer yine geleceksem ve bu kafaya sahip olacaksam onun yerinde olmayı tercih ederim. Konuşmadan, aylak, özgür bir hayat yaşamak ve her zaman karnını doyuracak bir çöp bulmak kulağa iyi geliyor.

Hâlbuki insan olarak bunları yapmak çok zor geliyor. Yıkanmam, çalışmam, konuşmam, sokaklarda yatarım ve hep keyfime bakarım. Beni Kont’la yani bir sokak köpeği ile ayrıştıran tek şey, birilerinin bana insan demiş olmasıdır.

Hangi yıldaydık ve bunu ne kadar zamandır hatırlamadığımı bilmiyorum, umurumda da değil zaten. Benim için zaman gündüz-gece, sıcak-soğuk demektir.

Soğuk fenadır. O zaman metro istasyonundaki inimize çekiliriz ve Paris’in nemli ve kemik sızlatan soğuğundan kendimizi korumaya çabalarız.  Metrolar nemli, havasız ve sidik kokuludur. Ama yine de beleş bir sığınaktır.

Kont’la beraber yerleştiğimiz bu gökdelenin boşluğunda keyfimiz yerinde. Hava gündüzleri ılık, geceler biraz serin oluyor ama idare ediyoruz.  Alıştık buraya, yani öyle sayılır.

Gökdelenin içinde alışveriş merkezi bulunuyor ve bu nedenle bizim gibi boş beleşe yaşayan iki sokak canlısı için oldukça bereketli bir yer. Düzenli olarak çöp çıkıyor ve bu da bizim için beleş yemek anlamına geliyor. İnsanların aç gözlülüğünün sınırsızlığına hayret edersiniz. Birçoğu aldıkları yemeğin büyük kısmını yemeden bırakırlar.

Burası Paris’in diğer bölgelerine göre daha modern bir hapishane. Tabii bizim için değil, yaşadığını zanneden, çalışan ve okula giden köleler için. İtalyan Mahallesi olarak geçiyor ama Çinliler ele geçirmiş. Etrafta okullar ve iş merkezleri var dolayısıyla sabah erken saatte sokaklar hareketleniyor. Gözünün çapağını zor atmış bir sürü kadın- erkek sokaklara düşüyor ve bir tabak yemek ve yatacak yer için suratları beş karış bir yerlere sürükleniyor.

Mutsuzluktan canları çıkmış insanları seyrediyorum ve içimden kıs kıs gülüyorum.

Zavallılar!

Varlık içinde yokluk, çare içinde çaresiz yaratıklar.

  1. Bölge acayip bir yer. Sanki Paris değil Birleşmiş Milletler. Her türden renkten insan var. Elinde file torbasıyla 80 yaşında teyzeler, takım elbisesi jilet amcalar, bilmiş suratlı, jöle kafalı adamlar, sabahın köründe çocuklarını çekiştirerek okula sürükleyen mutsuz iş kadınları, okuldan kaçmış kaykaycı ergenler ve tabii ki İtalyan, Çinli, Tunuslu, Cezayirli göçmenler ortalıkta kaynıyor. Hepsinin ortak özelliği mutsuz olmaları ve çok azının mutluymuş gibi davranmaları.

Bu cadde oldukça ağaçlı ve bahar geldiğinde tam bir şölene dönüşüyor. Bahar dallarının büyülü çiçekleri etrafı süslerken, Paris’in meşhur lavantaları yol kenarlarında dans ediyor.

Romantik oldu. Gülüyorum.

Hayır, asla romantik değilim ama çevremdeki güzellikleri görüp, takdir etmesini bilirim. Hem de her gün önümden geçen insanların görmediklerini görürüm. Onlar güzelliklerin önünden sadece geçip gider. Ama ben tadını çıkarırım. Alışveriş merkezinin market çıkış kapısının önündeki otobüs durağına bakan banka oturur güneş banyosu yapar ve bazı aptalların aceleyle yere fırlattıkları iki fırt çekilmiş sigaralardan birini yakarım. Oh, keyfime bakarım. Bankın yanında her bahar 13. Bölge Belediyesinin diktiği öbek öbek nergisler, sümbüller açar. Bazen gider yanlarına yatar ve onları koklayarak öğlen uykumu alırım.

O nergislerin, sümbüllerin kokusu en ala parfümden daha güzeldir. Burun deliklerimden içeri sızarken bana ninni söylerler. Bazen uyandığımda ya da orada uyku arasında birkaç madeni para sesi duyarım. İçimden gülerim. Birileri benim krallığıma acıyarak önüme para atmıştır.

Ödülümü ceza zanneden aptallar olmasa, taze kahve almak mümkün olur muydu?

Taze kahve benim için en büyük damak şölenidir. Bazen ısıtır, bazen de uyandırır. Benim için evsiz diyorlar. Hâlbuki benim evim ruhumdaki özgürlüktür. Özgürlük mutluluktur, huzurdur.

Arada sırada çöpten gazeteleri alırım ve şöyle bir bakarım. Sonradan içimden bir boş ver çekerek kenara atarım. 35 yıllık ömrümde hiç değişmedi bu haberler.

Dedikodu, magazin ve siyasi krizlerin hepsi aynı…

Hep aynı şikâyetler. Hep aynı dertler.

Devamlı bir şeylere sahip olmak için harcanan ömürler.

Beni al, hayır beni al diye bağıran reklamlar ve onları almak için devamlı köle gibi çalışan insan sürüleri hiç değişmedi…

Size bir sır vereyim. Benim gizli bir hazinem var. Kont haricinde kimsenin bilmediği, görmediği, erişilemeyecek bir hazine. Kimseyle paylaşmadığım gerçek bir hazineden söz ediyorum. Bazen korkumdan kendimden bile sakladığım hazinem kütüphanem. Evet, yanlış duymadınız. Benim bir kütüphanem var. Notre Dame Kilisesi’nin arkasındaki metruk belediye binasının yer altında gizlice kurduğum bir kütüphane. Hamam böceği ve farelerin korkusundan kimsenin hatta belediyenin bile girmeye cesaret edemediği bir bodrum katı benim gizli mabedim.

Geçmişimi merak ediyorsunuz değil mi? Kısaca anlatayım.

Ya da boş verin geçmişi ne yapacaksınız.  Geçmiş nasıl olsa geçmiş zaten öyle değil mi? Bugün Kont, ben ve mevsimlik sığınaklar, sokaklar bir de tabi mabet var.

Biliyor musunuz kışın kurbağalar beyazlaşır. Evrim teorisi çöktü duydunuz mu? Türkiye’de Göbeklitepe adında 12.000 yıl öncesine ait bir kült yapı bulundu. Zerdeçal ve karabiber birlikte yenirse kanseri önlüyormuş. Çok mu biliyorum? Nereden mi biliyorum? Çünkü çok okuyorum.

Önüme gelen, elime geçen her şeyi okuyorum ve sonra da etiketleyip mabedimdeki olması gereken raf ve sıraya koyuyorum. Mabette tam 6228 kitap ve yayın var. Hepsi benim tarafımdan okunmuş ve birkaçı hatta birkaçından da birkaçı daha da fazla okunmuş. İnsanların ne kadar çok kitabı ve dergiyi neredeyse hiç okumadan çöpe attığını biliyor musunuz?

Tabi ki biliyorsunuz. Çünkü siz de onlardan birisiniz. Hadi itiraf edin.

Neyse, iyi ki atıyorsunuz ve ben topluyorum.

Dün Kont ile beraber Jardin de Tuileries’de yürüyüşe gittik. Burası Paris’in kalbinde bir cennettir. Dev çınar, gürgen ve söğüt ağaçlarıyla çevrili kocaman bir parktır ve içinde onlarca süs havuzu, yeşil demirden sandalyeler ve şezlonglar bulunur. Ayrıca ağaçların altında banklar… İnsanlar burada köpekleriyle gezer, çocuklarıyla oynar, piknik yapar, kitap okur veya koşar ya da egzersiz yapar. Kont la çok eğlendiğimiz yerlerden biridir.

Bahar gelince tüm park Monet’nin bahçesini kıskandıracak kadar güzel çiçeklerle donatılır. Şiirden nefret eden birisi bile bu güzelliklere dalarak şair olabilir.

Kontla bu parkta oyun oynamaya bayılırız. Eski, patlak, derisi yüzülmüş bir tenis topunu sistematik olarak ağaçların arasına fırlatırım ve Kont bilindik sadık köpek halleriyle ağaçların arasından topu bulup çıkartmak ve tekrar geri getirmek için çabalar. Bu aptal oyunu saatlerce oynasak bile bıkıp usanmaz ve sıkılmaz. Top bile bıkar belki ama Kont bıkmaz. Kulaklarını diker, gözlerini avucumun içindeki topa pür dikkat kilitler ve ağzı yarı açık hırıltılı salyaları akarken yakala Kont diye bağırdığımda kızıl kahve parlayan tüylerini yellendirerek koşar.

Sokak insanlarının dostu veya arkadaşı yoktur. Bizler yalnızlığı bile isteye seçmiş insanlarızdır. En fazla bir köpek dostumuz olur ve onunla takılırız. Kont’a her gece kitap okurum. Dinler beni. Hiç soru sormaz, fikirlerimi yargılamaz. Bazen bir iki gün aç kaldığımız olmuştur ama hiç sızlanmaz. Aylarca yıkanmasam da kokuyorsun demez. Sadık, iyi bir dosttur. Dedikodu yapmaz, yalan söylemez, arkadan konuşmaz, hiç şikâyet etmez. Özetle bir insan değil.

Parkta genelde tenha yerleri seçmeye özen gösteririz. İnsanlar benim yırtık pantolonum, bir karış uzamış sakalım, rastaya evirilmiş saçlarım ve yeşil kirli parkamdan iğrenirler. Hem iğrenir hem de iğrendiklerini belli ederler. Tabi bir de acıyanlar var. Acınacak halde olup ta bana acıyanlar.

Bir keresinde el ele yürüyerek yanımdan geçen bir çift vardı. Kadın gözlerimin içine baktı ve adama dönüp “cık cık cık zavallı” dedi.

Arkalarından kahkahalarla güldüm.

Kim, ben mi zavallı? Aynaya baksana seni aptal…

Birkaç hafta sonra adamı başka bir kadınla el ele gördüğümde göz göze geldik ve benim deli mavi gözlerim onu oldukça rahatsız etmiş olsa gerek, hızla yanındaki kadının elini çöp kovasına fırlatır gibi bıraktı.

Yine kahkahalarla güldüm. Zavallı! Seni gidi zavallı!

Bir sokak serserisinin gözleriyle sana verdiği ahlak dersinden rahatsız mı oldun?

Kadınlar ve erkekler…

Erkekler ve kadınlar…

Yıllardır çözülemeyen ilişki sorunları ve itibar savaşları… Ego çatışmaları…

Evsiz bir adam olmanın en güzel yanlarından biri de nedir biliyor musunuz? Hiçbir kadın seni istemez ve sana kanca takmaz. Sen de kafana göre, ilişkilerden soyutlanmış bir şekilde gününü gün ederek yaşarsın. Kafana taktığın tek şey şapka olur.

Aldatmak yok.

Aldatılmak yok.

Jardin de Tuileries aynı zamanda bir Açıkhava müzesi gibidir. Burada yüzlerce yıl öncesinden kalma heykeller ve çeşmeler vardır. Düşünün uzun çakıl taşlı yollarında gezinirken, sağdan soldan çarpan çiçek kokularına, ağaçların arasından size göz kırpan heykeller, büstler, figürler ekleniyor.

Bazen işim yoksa, ki hiçbir zaman yok, yani tek işim karnımı doyurmak, neyse karnım tok ve keyfim yerinde olduğu zamanlarda karşılarına geçer kafa sesimle konuşurum onlarla. Onlar da beni anlar ve bana cevap verirler.

Şaka şaka…

Şizofren değilim.

Heykeller cevap vermez, ama ben kafamdan sorular sorarım onlara. Merak ederim bu zamana kadar gördüklerini, duyduklarını… Taş diyerek geçmemek lazım. Her maddenin bir enerjisi var. Öyle değil mi?

Parkın etrafında çok havalı Paris evleri vardır. Her biri birer sanat yapıtı gibidir. Balkonları kırmızı sandalyeler ile süslü evler. Yani hapishaneler. O hapishanelerde yaşamak için çürütülen hayatlar.

Parkın karşısında oturup, en fazla hafta da bir kere parka gelebilen insanlar var.

Neden?

Çünkü çalışıyorlar.

Neden çalışıyorlar?

Parkın karşısında oturmak için.

Parkın karşısında oturmak ne işe yarıyor. Faydası nedir?

Bilmiyorlar.

Ben parkın karşısındaki lüks eski evlerde oturmuyorum ama hemen hemen her gün bu parkın, çiçeklerin, ağaçların ve heykellerin keyfini çıkartıyorum.

Eskiden baget konusunda takıntım vardı. Paris’deki en kaliteli fırınlar St. Germain ve St. Michel arasındadır.

Sabahları Kont’la birlikte yürür ve bir çeyrek baget almak için 5. ve 6. Bölge arasındaki beyaz saçlı şişman fırıncının dükkânına giderdik.

Kapısında hep kuyruk olurdu. Elbette fırının bir adı var ama ben ona “şişman, beyaz saçlı fırıncının fırını” demek istiyorum.

Size tüm sırlarımı verecek değilim.

Şimdi neden mi gitmiyorum?

Çünkü canım istemiyor. Bağlanmak istemiyorum. Şişman, beyaz saçlı fırıncı kadın çok yaşlı ve ölecek. Ben onun öldüğünü duymak istemeyecek kadar bencil bir yaratığım. Hem fazla baget sağlığa zararlıdır.

Biliyor musunuz? Verilere göre 2012 yılında dünya genelinde ölen 56 milyon insandan 620 bini şiddet yüzünden hayatını kaybetmiş iken 1,5 milyar insan şeker hastalığından hayatını kaybetmiş. Şimdi diyeceksiniz o zaman neden terörden daha fazla korkuyoruz? Çok basit, terör birilerine şeker hastalıklarından daha fazla para kazandırıyor.

Nerede kalmıştık…

Evet, yaşamak için yemek ve barınmak ihtiyaçlarımı nasıl giderdiğimi anlattım sanırım. Ya da sizler anlayacağınız kadarını anladınız. Bu da tabii sizin probleminiz oluyor.

Yemek ve barınmak haricinde bu aylak, evsiz, kirli, kokuşmuş adamın en önemli ihtiyacı okumak. İşte mabet bu nedenle yapıldı. Sizlerin yalnız, sefil, zavallı olarak gördüğünüz hayat aslında bir cennet. Özgür, mutlu, huzurlu bir cennet…

Bir sırt çantasına sığacak kadar basit bir hayat. Sade, dayatmasız, özgür, mutlu, basit ve huzurlu.

İnsanoğlunun en ilkel hallerindeki avcı ve toplayıcı olduğu zamanların uygulamasıyım ben ama artı bir farkla, okuyup, bilip, farkında olup, görmezden gelerek yaşamak benim hayat tarzım.

Bildiğimi de kendime saklayıp, kendimi de kendi içime saklayarak dilediğim gibi yaşadığım bir hayat var.

Paris’in en güzel taraflarından biri de hemen hemen her gün şehrin bir yerinde bit pazarı kurulmasıdır. Bazen küçücük sokak aralarında bazen de cadde boyu bitpazarları kurulur. Buralarda tabak, çanaktan, ayakkabıya, çantaya, antika ve bibloya kadar her şeyi bulabilirsiniz. Eski fotoğraflar, resimler, yağlıboya tablolar ve tabii ki kitaplar.

Çoğu zaman tezgâh sahipleri kitap ve dergileri yük etmemek için atarlar ve işte o zaman benim için şenlik başlar. Hazinemin en kıymetli parçaları bu şeklide oluşmuştur. Bazen bu kitapları, dergileri toplarken tezgâh sahipleri bana acıyarak ceket, gömlek, pantolon vermeyi teklif etme cüreti gösterirler. Hemen itiraz ederim ve kabul etmem. Ben bir dilenci değilim. Sadece evsizim ve bu benim yaşam biçimim.

Kitapları neden aldığımı mı soruyorsun?

Ha ha! Seni zeki şey. Cevap veriyorum; çünkü o bilgi.

Bilgi para ile satılmamalı da ondan. Bilgi üretimine bir değer biçilemez ve metalaştırılması zaten benim hayat felsefeme aykırıdır.

Mesela geçen gün Tom Standage’in Şimdi Sen Düşün adlı kitabını okudum. Ne çok bilmediğimiz şeyler varmış. İlginç bilgiler içeren bir kitaptı. Okurken hem eğleniyorsun hem öğreniyorsun.

Benim dikkatimi özellikle Japonya’daki nüfusun gittikçe azalmasıyla ilgili olan veriler çekti. Bundan 50 yıl sonra nüfusları neredeyse %25 azalacakmış. Çünkü kadınlar doğum yapmak ve evlenmek istemiyorlarmış.

Bir diğer beni şaşırtan konu da Suudi Arabistan’ın sosyal medyayı en çok kullanan ülkeler sıralamasında 1. Olması…

Ne komik değil mi?

Aslında büyük bir ironi var.

Kadınların araba kullanmasının yasak olduğu, içki içmenin en büyük günah sayıldığı, ortalıkta bir sürü çarşaflı kadının dolaştığı bir ülkede sosyal medya kullanımı 1. Sırada.

Aslında sırf buradan bile yola çıkarak halkın mevcut rejime karşı inancının ne kadar zayıf olduğunu ispat edebilmek mümkün. Adamlar gözleriyle gördükleri her şeyi yasaklıyor, denetliyor ve cezalandırıyor ama gel gelelim ki dijital dünyaya güçleri yetmiyor.

Ben Suudi Arabistan kralı olsam çok utanır ve hemen bir reform yapar ya da hemen tahtı bırakırdım ama bu tabii ki erdemli insanlara göre bir davranış olurdu. Koltuğuna sıkı sıkıya yapışmış, halkını sonuna kadar sömüren, zengin petrol yatakları sayesinde gününü gün edenler için geçerli bir davranış olamaz.

Şunu bir türlü idrak edemiyoruz. Yasaklar beraberinde talep artışını getiriyor. İnsanın doğası bundan ibaret ama öyle süper ego sahibi yöneticiler tarafından idare ediliyoruz ki anlamaları imkânsız. Zaten anlamak için öncelikli olarak dinlemek gerek değil mi? Dinlemedikleri için anlayabilmeleri de imkânsız.

Sokaktaki hayat her zaman böyle bal börek değil tabi ki… Başıma gelen yüzlerce hadise de oldu. Mesela en çok yara aldığım ve ne kendimi ne de Kont’u affetmediğim bir olay var ki; siz de bence kızacaksınız.

Bir sonbahar günüydü hiç unutmuyorum. Havada hafif bir serinlik az sonra kapıyı çalacak kışı haber veriyordu.

Kont’la beraber Saint Denis’deydik. Burası gündüz tekstilcilerin gece ise travesti ve fahişelerin yeridir. Çok fazla ofis, dükkân ve işyeri olduğu için her sokakta en az üç tane büyük çöp konteynırı bulunur ve çok bereketlidir. O gün de kısmetimizi arayalım diye daldık bir tanesine.

Bir sürü kumaş parçaları, aralarda kırpılmış kâğıtlar arasında derinlere indikçe parlak bir kutu gözüme takıldı. Kutuyu alayım derken neredeyse konteynırın içine düşüyordum ve yakaladım. Gümüş renkli bir ayakkabı kutusu büyüklüğündeydi. Tam kapağını açmıştım ki arkamda bir bisikletçi hafifçe koluma çarptı ve geçti. Kutu elimden kaydı ve yere düşmesiyle kapağı açıldı ve içinden bir parmak fırladı. Evet, yanlış duymadınız kanlı, morarmış bir başparmak. Saniyeler içinde Kont parmağı kaptı ve sokakta kaçmaya başladı. O kadar büyük bir şok geçirdim ki bir müddet dondum ve sonra deli gibi Kont’un arkasından koşmaya başladım. Soluğum kesilene kadar koştum, bağırdım ve kovaladım Kont’u ama çare yoktu. Çoktan parmağı mideye indirmişti. Soluk soluğa kendimi bir banka attığımda dili dışarda kafası eğik geldi yanıma. İş işten geçmişti…  Üç gün ne ben yemek yedim ne de ona yemek verdim. O günden sonra da bir daha Saint Denis’ye adım atmadım. Ara sıra o parmak gece rüyalarıma giriyor ve içim kalkarak uyanıyorum.

Geceler mi?

Tabii ki gecenin yüzü farklıdır. Tehlikeli, sinsi ve zalimdir. Benim hayatımdaki geceler Kont sayesinde oldukça konforlu ve güvenli olmuştur ama gece adı üstünde gecedir. Karanlıktır, pusludur, gizli-saklı işlerin döndüğü ve ahlaksızlığın hortladığı yerdir gece. Soğuk ve sessizdir.

Eskiden bazı geceler kiliselere giderdim. O zaman Kont yoktu. Kiliselerde geceleri neler döndüğünü bir bilseniz. Her türlü ahlaksızlığın toplanma mekânı olarak seçilmiştir adeta.

Kötü yünlerden bahsetmişken;

Biliyorsunuz bir de Eyfel denilen bir demir yığını var. Her yıl milyonlarca turistin önünde fotoğraf çektirmek için geldiği dünyanın en çirkin demir yığınıdır o. Ama her şey reklam ve pazarlama öyle değil mi? Bu günkü meta dünyasında boku bile paketleyip mis kokuludur diye satıyorlar. İşte çağdaş dediğiniz insan tipi olmanın bedeli de budur.

Çarkın dişlisi olmak!

Oyunun parçası olmak!

Ama oyunu yöneten kim?

Mış gibi yaşayanlardan biri olmadığım için şanslıyım.

Zavallı ‘Mış’lar ve ‘Miş’ler.

İpleriniz kimin elinde?

Parisli olmanın güzel tarafı organik olarak sanat tarihinin içine doğmuş olmak. Düşünsenize ünlü İspanyol ressam Picasso bile 20’li yaşlarının başından itibaren sanat hayatını Paris’te geçirmiş ve daha kimler kimler…

Manet, Monet, Picasso, Rembrant, Van Gogh…

Yani sanatçı başka yerde doğsa da sanat üretim merkezi olarak hep Paris’i seçmiş ve kalıcı izler bırakmış. Mabedimde 70’e yakın sanatçının kitabı, biyografileri ve katalogları vardır. İşte bunlar benim gerçek hazinem. Tekrar tekrar okuduğum ve her duyduğumda başka bir kelimeye odaklandığım mücevherlerim.

Biliyorum, gayet iyi biliyorum ki Mabet’ten biraz daha fazla söz etmemi istiyorsunuz ama sabır. Ona da sıra gelecek. Zaten bugün en büyük sorunumuzun başında sabırsızlık geliyor. Bu nedenle hızlı yaşıyor ve hayatı kaçırıyorsunuz.

Unutmadan, Paris’in en meşhurlarından biri de farelerdir. Evet, fareler yaz aylarında şehri ele geçirir. Bazıları kafam kadardır. Geceleri çok tehlikeli olurlar. Kont sayesinde bize yaklaşmıyorlar ama pek çok evsizin kulağını, burnunu yediklerini duymuş ve okumuştum.

İnançlı mıyım?

Evet galiba…

Ama benim inancımda pek çoklarınız gibi ikiyüzlülük yok.

Kiliseye gidip her Pazar dua falan etmiyorum ama dünyada dört buçuk milyon insan su ve ekmek bulamadığı için açlıktan ölürken orta pişmiş bonfile peşinde de koşmuyorum.

Bununla ilgili size ilginç bir bilgi vermek isterim, dünyamızda aşırı kilodan mustarip 2,1 milyar insana karşı yetersiz beslenen insan sayısı 850 milyon. Bu demek oluyor ki, çok yemekten ölen insan sayısı, yemek bulamamaktan ölen insan sayısından fazla. İnanılmaz değil mi?

İşte bu yüzden kendi tercihimle hiç olmayı seçiyorum.

Ben bir hiçim!

Bu dünyada sizin kadar yer kaplıyorum ama acıtmadan, tüketmeden ve yok etmeden.

Dünyada her gün yüzlerce türün nesli tükeniyor. Nesli tek tükenmeyen varlık ise insan ve her geçen gün çoğalarak istilaya devam ediyor. Diğer canlıların gözünden insan denilen varlığın ne kadar korkunç gözüktüğünü hiç düşündünüz mü?

Hayvanları öldürüp, yiyoruz, böcekleri eziyoruz, çiçekleri kopartıp sırf zevk olsun diye vazolara hapsediyoruz, su kaynaklarını kirletiyoruz, yakında nefes alacak hava bile kalmayacak. O kadar ki, hava kirliliğinden yılda 7 milyon insan ölüyor. Yine de ders almıyor, üzerine düşünmüyor ve önlem almıyoruz.

Ama bakın! Şu güzel Paris şehrine bir bakın!

Her yıl milyonlarca turist akın ediyor.

Ne için?

Tarihi eserleri görmek, müzeleri gezmek, lüks lokantalarda sümüklü böcekleri mideye indirmek için…

İnsan en vahşi yaratıktır. Evren onu hiçbir zaman affetmeyecektir.

Sokrates ne demiş;

“Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değer değildir.”

“Gerçek bilgi hiçbir şey bilmediğini bilmektir.”

“Kendini bulmak istiyorsan, kendin için düşün.”

İşte benim hayat felsefem de Sokrates gibi bir noktada duruyor diyebiliriz. En azından benziyor. Değersiz insanlar sadece yemek ve içmek için yaşarlar, değerli insanlar ise sadece yaşamak için yer ve içerler.

Okurken bazen kederlendiğim de oluyor. Çünkü çok fazla şey okuduğunuz zaman ister istemez mutsuz olabiliyorsunuz. Beyniniz durmuyor ve devamlı bir tez-anti tez ve bir sentez peşinde koşuyor.

Düşündükçe delirecek gibi oluyor insan.

Mesela; Amerika Birleşik Devletleri şu an için dünyadaki en büyük tehdittir. Özgürlükler ülkesi denilen bu cehennem tüm dünyayı karıştırmak için patronluk taslar ve çoğu zaman da bunu başarır. Dünya sermayesini diğer ülkeleri borçlandırarak ellerinde tutarlar ve bu borçlandırmayı da çıkardıkları savaşlar üzerinden yaparlar.

Çok akıllıca değil mi?

Savaş çıkar, borçlandır ve git çök.

Dünya devamlı bu düzenekte hareket eder.

Birileri savaş ekonomisiyle gittikçe zengin olur ve fakirlerse daha da fakirleşir. Milyonlarca insan neden öldüğünü bilmeden savaşlarda can verir. Tüm dünya da buna seyirci kalır.

Biliyor musunuz?

Dünyanın tüm sermayesi 10 ailenin elinde dönmektedir ve topu topu bu 100-150 kişilik grup dünyaya hükmeder. Eğer bu servet diğer tüm insanlara bölüştürülse açlıktan hiç kimsenin ölmeyeceği matematiksel olarak kanıtlanmıştır.

Ama dünya başka şeylerin peşinden koşar.

Herkes kendi derdinde, köleliğinin peşinden gider.

Geçen gün Eyfel’in önündeki parkta yine eylem vardı. Nesli tükenen hayvanlara dikkat çekmek için merdivenlere kırmızı boya döktüler. Bio çeşitliliğinin, türlerin yok oluşuna isyan ettiler.

Netice?

Sıfıra sıfır, elde var sıfır.

Uzaktan izledim onları. Polis geldi ve ellerindeki boya şişelerini almak istedi.

Yaklaşık 150 kişilik bir gruptu ve çoğu da gençlerden oluşuyordu.  Direndiler ve vermediler.

Yine kahkahalarla güldüm.

Neden mi?

Çünkü tüm haberlere çıktılar ve hiçbir şey başaramadılar.

Önerdikleri hiçbir şey yoktu ve sadece isyan ediyor ‘’Muş’’ gibi yaptılar.

Hâlbuki gerçek isyan öyle mi olur? Fransız ihtilali ruhu nerede kaldı? Monarşinin yıkılması ve kilisenin mutlak reforma sürüklenmesini ne çabuk unuttuk. Fransız ihtilali aynı zamanda bir sosyal akımdır. Gerçek bir başkaldırım ve neticeye vardırılan bir isyandır. Sesinizi duyar gibiyim…

Ahhh Marie Antoinette…

Ne demişti; “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler!”

Avusturyalı bir hatun olan Marie Antoinette yaşam tarzı, kumar ve içki düşkünlüğü, pahalı mücevherleri ile dünyanın hafızasına kazındı. Bu zavallı varlığın yaşamı ise 38 yaşında Concorde meydanında giyotinle idam edilerek son buldu.

Bugün dünyanın geldiği bu zalim noktada o kadar çok Marie Antoinette var ki…

Acaba onları ne yapacağız? Magazin dergilerinden seyredip öykünecek miyiz? Dünya döner, sorunlar değişmez, giderek büyür…

Bahar geldi ve Paris’in en güzel zamanları başladı.

Paris, baharda lavanta kokar.

Romalıların lavandula dediği bu bitki bir şifa geleneği olarak tarihe adını yazdırmıştır.

Vincent Van Gogh‘a göre Fransa’da en güzel güneşin doğduğu yer olan Provence Bölgesi’ni lavanta zamanı gezmediyseniz yaşadığınızı düşünmeyin.

Mavi morumsu bu çiçek, bana yeniden doğuşu ifade eder. Her bahar doğanın tekrardan canlanması ve yeniden doğmasının habercisidir. Yeşilliklerin arasından başını kaldırarak gökyüzüne doğru süzülen minicik taneleri tüm Paris caddelerinde, parklarında ve sokaklarında kokusuyla içinize işler. Haziranda coşan bu deli mor çiçekler tüm temmuz ve ağustosun şenlikle geçmesini sağlar.

Ben tam bir lavanta aşığıyımdır. Onları toplar ve ceplerime doldururum. Yaz – kış koklayarak uykuya dalarım.

Dünyanın en ucuz anti-depresanı ve uyku ilacı olduğunu garanti edebilirim.

Ayrıca mabedimde de bolca lavanta vardır. Her sezon onları yenilerim.

Evet, mabet…

Hepinizin merakla beklediği mabet…

Aslında çok da meraklanacak bir şey yok. Burasını kurtarılmış bir yer altı deposu olarak düşünebilirsiniz.  Bu depoda benim gizlice girdiğim bir ızgaralı delik ve binlerce kitap haricinde çok da merak edilecek bir durum yok. Kitaplara gelince, onlar benim hazinem. Arkadaşım ve can yoldaşım. Bana her gün bir hiç olduğumu hatırlatan eli sopalı bekçilerim.

Kitaplar dışında mabedimde bu toplayıcılık sırasında biriktirdiğim çok ilginç hatıralar da var. Çoğu insan kitap sayfalarını genelde gizli bir kasa olarak düşünürler ve saklayacakları notlar, fotoğraflar, kartpostallar, mektuplar ve paralar için kullanırlar. Benim kitaplarımın arasından da yüzlerce böyle şey çıktı.  Bazıları çok ilginçti ve onları da ölümsüz hatıralar olarak ayrı bir yerde tutuyorum.

Özellikle aşk mektupları, yani genelde gönderilmemiş mektuplar en çok dikkatimi çekenler olmuştur.

Mesela elime geçenler arasında zavallı bir kadının aşk mektupları var ki bence en ilginç olan mektuplar bunlardı.

Şimdi size uzun uzun okumak isterdim ama canınızı sıkmayım ama sadece mektuplardan çıkan bir kartpostalın ardındaki yazıyı paylaşsam kadının durumunu anlarsınız sanırım.

Kartpostalda yemyeşil bir bahçede tek başına bir zeytin ağacı var, epey yaşlıca bir ağaç olduğu belli, arkasında Knossos olduğu yazıyor, yaptığım araştırmadan sonra anladığım Avrupa’nın ilk sarayı olan Knossos sarayının bahçesindeki zeytin ağacının fotoğrafı.

Kartpostalda şöyle yazıyor;

“Neden aynı paralellikte sevemedik birbirimizi?

Neden ben bu kadar umutsuzca seviyorum seni?

Bilmiyorum? Artık geçecek diye kendimi avutmuyorum. Çünkü anladım ki ne olursa olsun veya sen ne yaparsan yap geçmeyecek. Geçmesini beklemek aptallık olurdu. Boş bir avuntu.

Acaba bir gün buluşacak mıyız yoksa ben de Goethe’nin romanındaki Werther gibi acılar içinde kalıp ve sonrasında kendimi mi vuracağım?

Şunu bil ki; her ne olursa olsun ve isterse sonsuza kadar sürsün benim için bir tek senin aşkın var.

İstediğin kadar eziyet et bana ve kendini benden mahrum bırakmaya çalış, umurumda bile değil. Ben her gözümü kapattığımda sen benimlesin.

Nefesin yanımda ve ben sana sarılabiliyorum ve koklayıp içime çekebiliyorum.

Bence aşk tek kişilik de oynanabilen güzel bir oyun. Ben şimdi tek başıma da keyfini çıkartıyorum. Hiç çekinmeden herkese sana âşık olduğumu söyleyebiliyorum.

Bence aşkın en güzel hallerinden biri de bu…”

Şimdi bunu neden anlattın diye sormayın günlerce mektuplarını okuduktan sonra bu kadının aşk hikayesi beni epey etkiledi. Saplantılı bir istikrarla aşkını devam ettiriyor ama adama da gidip ben sana aşığım demiyor ya da diyemiyor. İşte gurur insanı öldürür dedikleri de bu olmalı.

Onlarca mektup yazıyorsun ve göndermiyorsun.

Neden? Cesaretin mi yok? Nedir bu kadar imkânsız olan?

Bence garip bir ilişkileri olmuş. Birbirlerine itiraf edemedikleri, düğümlenmiş bir ilişki…ya da belki de böyle bir adam yok…

 

Bu mektupları okuduktan sonra aşk dedikleri hastalığa hiç yakalanmadığım için Tanrıya şükür ediyorum. Dünyanın en yıkıcı, itici, derbeder, depresif ve saldırgan duygusu aşktır. En azından ben böyle düşünüyorum. İmparatorlukları yıkan, umutsuzluktan intiharlara sebep olan, ağlatan, yakan…

Aşk nedir?

Freud’a göre bir libido sorunudur.

Ben de aynı fikirdeyim.

Mesela, Kont devamlı âşık oluyor.

Bazen günlerce ortadan kayboluyor ve zayıflamış, bitik vaziyette geri geliyor.

Hatta bazen yaralanmış bile oluyor. Biliyorum ki yine libidosu uğruna bir dişinin peşine takılmış ve perişan olmuş. Defalarca konuştum onunla. Boş ver oğlum bu işleri diye anlattım ama dinlemedi. Yine kahkahalarla gülüyorum.

Mektupların arasından bir de üzerinde Picasso’nun Avignonlu kadınlar tablosu olan bir kartpostal çıktı ve arkasında da sadece  “Picasso iyi bir ressamdı” yazıyor.

Picasso demiş iken, ben de baya büyük hayranıyımdır. Beni de en çok etkileyen Avignonlu kadınlar tablosu olmuştur.

Dünya sanat tarihine damga vurmuş sanatçılarının çok büyük bir çoğunluğunun Fransız olduğu malumdur ama dünya sanat tarihini değiştiren ve bugünkü noktasına gelmesini sağlayan Picasso bir İspanyol’dur.

Picasso sanat hayatının %80 gibi büyük bir bölümünü Fransa’da geçirmiştir. Sanat tarihine damgasını vuran, benim de en sevdiğim yapıtı olan tablosu ‘’Avignonlu Kızları’’ da Paris’te yapmıştır. Bu tablo sanat tarihinde bir devrin kapanması ve yeni bir devrin açılması olarak adlandırılabilir.

Matisse ve Picasso çatışmasının en ateşli eseri de bu tablodur. Bu tablo genel evdeki beş kadını tasvirle başlıyor. Ürkütücü gözleri, sert hatları olan kadınlar… Tablo ilk bakışta yüzünüze tokat atıyor.

Peki, neden Picasso bu konuyu seçti?

Sebebi kendisinin o dönemde yakalandığı ölümcül frengi hastalığı mıydı? Toplum ve sanatı bir araya mı getirmekti? Toplumsal sorunlara dikkat çekmek miydi? Yoksa Matisse’in belirttiği gibi onunla ve modern resimle alay mı etmekti?

Tablo hikâye gibi bir anlatım içermiyor.

 

Tablo röntgen incelemesinde bakıldığında içinde erkek figürü olsa bile tuvaldeki son hali ve bir önceki suluboya eskizinde çıkartılmış. Avignonlu kadınlar tablosu hikâyeden ikona geçişin önemli bir örneğidir. Anlatım ve yorum karşıtıdır.

Bu tablodaki en can alıcı noktalardan biri gözlerdir. Figürlerdeki gözler sanki size bakıyor hissi uyandırıyor. Kendi gözleriyle de gurur duyan Picasso için önemli bir detay. Endülüs döneminde bakışların ve gözlerin konuştuğu düşünülürse bu tablodaki gözlerin de neden bize baktığını, hatta rahatsız edici ve delici bir şekilde baktıklarını anlayabiliriz. Köşeli sert bedenler, delici bakışlar…

Avignonlu kadınlar tablosu bittikten 9 yıl sonra sergiye çıkar.

Aslında tablonun adı genel ev tablosudur. Avignonlu kadınlar sonradan koyulmuş bir isimdir. İlk sergide tablo 20 bin franka alıcı bulur ama Picasso tabloyu satmaz ve tekrar atölyesine geri taşır.

Picasso’yu tanımak ve anlamak için mutlaka atölyesini görmek gerekiyor. Onun çalışma tarzı, anlayışı ve tutkuları atölyesinin kapalı kapıları ardında gizli. Atölyesinde çekilen fotoğrafları uzun bir müddet inceledim ve her yönüyle hayata, sanata, ilişkilere başkaldırışını derinden hissettim.

Bana göre de Avignonlu kadınlar tablosunda hikâye yok ama duygu var. Çizgilerdeki sertlik ve kadınların gözündeki o acımasız net bakış, tabloyu gördüğüm an itibariyle bir duygu yükledi.

Duygunun rengi, kokusu, tadı var mı? Bence var.
Bu tablo gri, ekşi ve ter kokuyor.

Bu kadınların yaşadığı tüm sefil, acınası hayatın kokusu sinmiş gibi ve sadece birer et yığınıyız, hadi gelin, istediğinizi alın der gibiler. Çektikleri acı utanma duygusunu bile kör etmiş.
Özetle Avignonlu kadınlar tablosu 20. yüzyılın en büyük başyapıtıdır, ayrıca sanatta ve edebiyatta çığır açmıştır.

Şu anda New York modern sanatlar müzesindeki tabloyu Picasso hiç ziyaret etmemiş ve ‘Bir tablo efsanesiyle yaşar.’ demiş. Neden bu tablodan uzak durmak istedi? Acaba o dönem yakalandığı frengi hastalığını hatırlattığı için mi? Yoksa kokuşmuş ahlak anlayışını sembolize ettiğinden mi? Bunu hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz. Ama dünya sanat tarihi açısından kesin ve net olarak söyleyebileceğimiz bir şey var ki; o da Avignonlu kadınlar resminin sanata olan katkısı ve yıktığı tabular.

Bu kadar çok sanatçının Paris’te üretmesi sanıyorum bu şehre ayrı bir anlam ve önem kazandırıyor.

Bugün Paris’in geldiği noktada en çok ziyaret edilen şehir olmasında boklu kanallar, sidik kokulu sokaklar veya berbat trafik değil sebep, sebep tamamen bu sanatçıların yarattığı akım ve sanatın başkenti olmasıdır.

Ara sıra ben de bir şeyler yazarım, çizerim. Bu kadar çok seyretmenin ve okumanın getirdiği bir akış olduğunu düşünürüm.

Özellikle otobüs durakları ve burada bekleyen insanlar hep dikkatimi çekmiştir. Nereye gidiyorlar? Neden? Hangi yükle? Aslında hayatımızı da bir yolculuğa benzetirim.

Bu otobüs nereye gidiyor?

Dürüst caddesinden geçer mi?

Sağlam sokakta durur mu?

Doğrulukla karşılaşır mı?

Sevgi yoluyla kesişir mi?

Nereden geliyor bu otobüs?

Güneşli mutlu bir yerden mi?

Yoksa fırtınalı ve puslu mu?

Bırak şimdi bunları kardeş!

Bu otobüs nereye gidiyor?

Gülen köprüsünden geçer mi?

Aşk kavşağında yolcusu var mı?

Mola verip, hatırlı kahveden ikram eder mi?

Bu otobüs nereye gidiyor?

Yol düz mü, yokuş mu?

Virajlar çok mu?

Yolcusu kimlerden?

Bu otobüs nereye gidiyor?

Bu otobüs ezelden geldi ebediyete gidiyor.

Sence benzini yeter mi?

Bazılarımız yarı yolda iniyor, bazılarımız son durağa kadar gidiyor ve bir de benim gibileri var. Ben ve benim gibi olanlar otobüsü kaçırıyor.

Kitapların içinden bazen ganimet de çıkar.  İnsanlar neden kitapların içine para saklar? Ben anlamıyorum.  Paran varsa harcasana. Saklayıp da ne yapacaksın?

Bu dünyada sonu acı gelen insanlara baktığınızda saklayamayacak kadar çok parası olanları göreceksiniz.

Mesela Saddam!

Adamın saklayamayacak kadar çok parası vardı ve sonu çok acı bitti.

Tabii bir de ‘’EN’’ olanlar var.

Dünyanın en zengin adamı 56 yaşında öldü.

En zekisi 20 yaşında tekerlekli sandalyeye mahkûm kaldı.

En iyi boksörü bir kibriti bile çakamayacak duruma geldi.

Bu ‘’EN’’ olma hali de pek sakıncalı, öyle değil mi?

Neyse, biz konumuza dönelim.

Kitapların arasından çıkan paraları ne mi yapıyorum? Tabii ki harcıyorum. Ama aç gözlülükle değil. O paralar daha çok kışın çadır, yorgan, battaniye almak için lazım oluyor. Bir de tabii çöpün bereketi kışın kaçar ve o zaman yiyecek almak için kullanıyorum. Bir de tarçınlı sakız. En sevdiğim tarçınlı sakızdır. İnsanın ağzının içinde tatlı, acı bir tat bırakır.

Önce dilini hafiften uyuşturur ve sonra o uyuşukluk yavaşça kaybolur ve yerini tarçının keskin ve acı-tatlı keyfine bırakır. İşte kardeşlerim, lüks budur.

Bakın şimdi aklıma geldi?

Lüks nedir?

Şampanya mı? Özel uçak? Pahalı giysiler? Mücevher? Spor araba? 50 metrelik tekne?

Hayır, bilemediniz.

Lüks, parayla satın alamayacağınız şey veya şeylerdir.

Bir daha düşünün lütfen.

Bu durumda dünyanın en lüks hayatını ben yaşıyorum ya da en azından ben öyle düşünüyorum. Yine kahkahalarla gülüyorum…

Montaigne ne demiş?

‘’Fikir sahibi olmaya, mal sahibi olmaktan fazla ihtiyaç duyacağımız gün, gerçek zenginliğin sırrını bulacağız.’’

Sokakların en güzel taraflarından bir tanesi de daimî olarak açıkhava sinemasında yaşıyor olmanızdır. En azından ben böyle hissediyorum. Özetle hiç canım sıkılmıyor.

Sokaklarda o kadar çok hikâye var ki, saymakla bitmez ve bence siz bunları günlük telaşınızın içinde mutlaka kaçırıyorsunuz. Çünkü elinizde devamlı akıllı dediğiniz o telefonlarla meşgul olurken, kendiniz aptallaşıyorsunuz.

Birbirinin yüzüne bile bakmadan ellerinde telefonlarla yemek yiyen çiftler görüyorum. Parklarda koşarken bir yandan kulaklıklarıyla telefonla konuşmaya çalışanlar… Üstelik nefes nefese, az sonra yere kapaklanacak gibi koşanlar… Anneler görüyorum çocukları parkta oynuyor ve “Anneee!!!” diye sesleniyor ama anne telefonda başka bir şeye bakıyor.  Hayatı kaçırıyorsunuz.

Peki, ben bu hale nasıl geldim?

Hangi hikâye var arkasında? Meraktan ölüyorsunuz değil mi?

Yok, öyle bedavacılık. Sabırlı olmayı öğrenin.

Boşu boşuna kitabın sayfalarını karıştırmayın, çünkü hikâyenin tamamını bir paragrafta bulamazsınız.

Yudum yudum vereceğim. Tadına varacağız hep birlikte. Yine kahkahalarla güldüm…

Ne demiş? Napoleon Bonaparte;

‘’ İnsan sabır ve dayanıklılığıyla vebayı bile yener’’

Şimdi size çok ilginç bir keşiften bahsedeceğim. Bu keşif insanlık tarihini baştan sona değiştirdi. Yaklaşık iki yıl önce yine çöplerde bulduğum çok ilginç iki kitap okudum.

Bunlardan ilki Klaus Schmit adındaki bir arkeoloğa aitti. Adından da anlaşılacağı üzere Alman olan bir arkeolog Türkiye’de ‘’Göbeklitepe’’ adındaki kült bir yapıyı 1994 yılında başlattığı kazılar neticesinde ortaya çıkartmış.

Şimdi sıkı durun!

Bu yapılar yaklaşık 12.000 yıl öncesine aitmiş.

Yani Mısır piramitlerinden, Malta’daki antik kentlerden binlerce yıl daha eski.

Önemli bir nokta daha bu keşifle beraber Darwin’in evrim teorisi de çöküyor. Yani size tarih kitaplarında okutulan taş devri, cilalı taş devri, buzul çağı gibi zırvalar var ya işte bunların hepsi yanlış bilgi…

Neyse, Göbeklitepe ilk olarak tapınak olarak adlandırılmış ama sonra yapılan kazılarda ortaya çıkmış ki buğday da var ve kullanılmış.

Ayrıca binlerce yıl önce tonlarca ağırlıkta ve yükseklikleri 8-10 metreyi bulan bu yapıları yapmak için bir araya gelen insanları düşününce göçebeliğin de hikâye olduğu ispatlanmış oldu. Tahminlere göre 12 ayrı yapı varmış ve şu ana kadar sadece dört tanesi ortaya çıkartılmış. T biçimindeki sütunlardan oluşan her bir yapıda da çeşitli hayvan figürleri varmış.

Bu hayvan figürlerinden en çok kullanılan ise yılan ve tilki sembolleriymiş. Kitapta fotoğrafları da vardı. Ayrıca turna sembolü de yine kabartmalı şekilde sütunlara kazılmış.

National Geographic’in eski sayıları da dahil okurum ve turnalarla ilgili bunlardan birinde okuduğum bir makalede turnaların bataklıklarda yaşadığını ve evcil olmaya müsait olduklarını okumuştum. Ayrıca göçmen kuşlarmış ve baharı simgelerlermiş.

Bir diğer ayrıntı Turna dansı. Göbeklitepe’de bulunan çoklu turna sembolleri düşünüldüğünde bu adamların bu yapıları yaptıktan sonra dans ettiklerini de düşünmek hiç de acayip değil.

Tabii bir de buğday faktörü var. Yani bira…

Uhuuuuu!!!!

Kafaları çekip, yarattıkları mabetlerde dans ederek, barbekü yaptıkları senaryosunu uydurabilir miyiz?  Neden olmasın?

Neyse ana fikre geri dönersek, sevgili dostlar evrim teorisi çöktü, bugüne kadar arkeologların yazdığı tezler çöp oldu (hatta doktora, doçent unvanlarını da bıraksınlar bence, ayıp oluyor), tarih kitapları hepten çöptür. Ben Göbeklitepe sakinlerini atalarım olarak çoktan kabul ettim. Bence kesinlikle onların genlerini taşıyorum. Hayattan keyif almışlar. Kafa adamlarmış. Kafaları çekip, heykel, dans, barbekü… Değme keyfime… Huzur içinde uyusunlar. 21. yüzyılda dünyaya büyük bir gol attılar.

Parklarda insanların oturup birini bekleme anı çok ilginçtir. Özellikle de oldukça geç kalan insanları bekleyenlerin yüz ifadeleri, endişeleri, devamlı saatlerine bakmaları ve bir oturup hep kalkıp iki üç adım atıp tekrar yerlerine oturmalarını izlerim. Genelde elinde bir buket çiçekle ekilen veya bekletilen erkekler olur. Eminim o anda o çiçekleri yemek ya da üstüne çıkıp tepinmek isterler ama yapamazlar.

Bekleme süresi yani ekildiğini anlama süresi yaklaşık bir saati bulur. Sonrasında bulaşık teli gibi karmakarışık suratla elindeki çiçeği en yakın çöp sepetine fırlatırlar. Ardından da koşar adım oradan uzaklaşırlar. Yürürken yerin sallandığını hissedersiniz. Öfkeden deliye dönmüş göz bebekleri ve istemsiz kol hareketiyle önümden öyle geçer giderler. Eminim en yakın bara koşar adım gidip bir güzel kafa çekiyorlardır.

Üzülür müyüm? Yok, canım, bana ne! Kendi düşen ağlamaz.

Bir de tabi bunun iyi senaryosu olanlar da var. Yani ilk romantik buluşmalar. Parklar bunun içinde nefis ortam sağlar.

Yeşilin çığlık attığı, her tonu arasında çiçeklerin yaydığı afrodizyak kokuları içinde yaşanan ilk romantik buluşmalara da çok şahitlik ettim.

Adam önden telaşlı gelir, bekler ama sakinmiş gibi yapar. Arkadan kadın titrek, heyecanlı adımlarla yaklaşır. Önce tokalaşma, yok yok çok resmi oldu. Ver bir yanak ama çok ürkek, bir ileri bir geri giden bedenler.

Biraz bankta otururlar ama birbirlerini rahat göremedikleri için hadi bakalım birazcık yürüyelim. Yürürken çaktırmadan birbirlerine çarpıyormuş gibi yapan eller. Kızın yüzündeki acaba elimi tutar mı? bakışı. Adamın yüzündeki elini tutsam ayıp mı olur? ürkekliği vardır. Bu sahneler parkların açıkhava sinemasına dönüşmesi için her gün yaşanır.

Sarışın, esmer, zenci, uzun, kısa, genç, yaşlı, orta yaşlı, her yaştan cinsten insanı oturup Açıkhava sineması gibi seyrederim.

Kendi kendime oyunlarda oynarım. Ekilen adam, ekilen kadın oyunu…

Birisinin ekilip ekilmeyeceğini neredeyse yüzde 80 tahmin edebiliyorum.

Eee, kolay değil aynı filmi bu sinemada yıllardır seyrediyorum.

Madalyonun diğer tarafı da kavgalar. Ergen kızların anneleriyle kavgaları efsanedir. Havada uçuşan tehditler, küfürler, anne cimciği ve kriz şeklinde ağlaması üç metre mesafeyle yürüyerek ve park çıkışı sanki ayıp olmasın moduna geçen ruh halleri şahanedir.

Karı koca kavgaları daha ateşli oluyor. Fırlatılan yüzükler sonra da saatlerce aranır. Kontrol edilemeyen öfke krizleri ağızdan çıkanın tam da kulaktan duyulmadığı en belden aşağı ithamları o kadar çok duydum ki, saymaya kalksaydım yeni bir Guiness çıkartabilirdim.

Özetle insanoğlunun ego savaşları en çok parklarda yaşanır.

Neden mi?

Alan büyük ve dikkat dağınık.  Sanki onları kimse duymaz görmez zannederler de ondan.

Parka gelenlerin bir diğer yoğunluğu da köpekli insanlardır.

Parislilerin asık suratları köpeklerine geçmiştir. Köpeklerin de yüzü asıktır. Sahiplerinin yanında öylece kayıtsız ve umarsız dolaşırlar. Tek bir hav sesi bile duyamazsınız. Ortamın alaycılığına onlar da robot gibi uyum sağlamışlardır.

Bir keresinde parkta böğürerek ağlayan bir fahişe gelip yanıma oturdu. Beni kendisine bu kadar yakın bulduğuna şaşırmadım. Genelde fahişeler sokak insanlarından korkmaz ve iğrenmez.  “Buyurun sizi dinliyorum param yok ama bol bol zamanım var.” diyerek cevap verdim. O sırada Kont ayaklarımın dibinde horluyordu. Bu kadar vurdumduymaz olamaz diye düşündüm. Neticede avaz avaz ağlayan bir fahişe ile beraberdik.

Yüzüne gözüne sürdüğü boyalar çamur gibi sıvanmıştı. Gözyaşlarıyla beraber Paris’in çamurlu pis kanal akıntıları gibi çiçekli elbisesinin üstüne damlıyordu. Naylon çiçekli mini bir elbise ve kırmızı topuklu ayakkabıları vardı. Saçları gecenin dipsiz karanlığı kadar siyahtı. Tırnaklarındaki uçları çıkmış kırmızı ojeler midemi bulandırdı ama tabii ki ona bunu söylemedim. Neticede dış görüntüm ondan daha felaket olabilirdi. Sürdüğü ucuz ve ekşi parfümü ter kokusuyla karışmış ve burun deliklilerime işkence edercesine içeri doğru sızmaya çalışıyordu.

Bir müddet ağlama krizinin ve hıçkırıklarının geçmesini bekledim. Mümkün olduğunca yüzüne bakmamaya çalışarak ve biraz da ne yapacağımı bilmeden öylece kaldım. Kalkıp gitmek istedim ama bir şey yakama yapışıp beni o banka zımbaladı. Biraz sakinleştiğinde çantasından bir mendil çıkarttı ve yüzünü gözünü sildi. Artık o kadar da fahişe gözükmemeye başladı gözümde. Birkaç kez derin derin nefes aldıktan sonra bir anda, henüz ben ne olduğunu anlamadan başını omzuma koydu.

İşte o anda kaskatı kesildim. Sanki derin bir şok dalgası beni dondurdu. Beynim kenara it şunu ve hemen kaç diyor ama bedenim söz dinlemiyordu. Saçmalığın dibinin dibini yaşıyordum. Adını bile bilmediğim bir kadın kafasını omzuma koymuştu. Hem ona hem de kendime şaşırarak geçen saniyeler sırasında konuşmaya başladı. Sesi boğuk ve çatallı erkeksi bir sesti. Belli ki içki ve sigaradan yıpranmış bir ses… Boğazını birkaç kuru hırıltıyla temizledi ama nafile.

“Benim adım… Boş ver, adımı ne yapacaksın?  Ben bir orospuyum.  Zaten anlamışsındır.  28 yaşında bir orospuyum. “ O sırada bir elini bacağımın üstüne koydu.  Bir anda vücuduma bir ürperti yayıldı ve midem bulanmaya başladı. Buna rağmen tepki vermedim. Çaresizlik ve zavallılık duygusu içinde kıvranmaya başladım. Bu filmin sonu nasıl bitecek diye kendime kızıyordum.

O sırada beklenmedik bir şey oldu ve gözümü açtığımda hastanedeydim. Son hatırladığım ense köküme saplanan şiddetli bir darbe ve acıydı.  Saldırıya uğramıştım.

Evet, ben resmen saldırıya uğramıştım. Kolumda bir serum şişesi ile uyandığımda başım yerinden çıkıyor zannettim.

Yanıma gelen hemşire uyandığımı fark edince hemen doktora haber verdi ve arkasından bir polis memuru gelerek ifademi aldı. Saldırganı tanımadığımı ve görmediğimi söyledim. Kadını tarif ettim. Anladığım kadarıyla saldıran fahişenin pezevengiymiş ve bizi iş üstünde zannetmiş. Kadının ona karşı yaptığı saygısızlığı, yani pezevenginden habersiz iş tutmasının bedelini de bana ödetmiş. Şikâyetçi olup olmadığımı sordular. Tabii ki şikâyetçi olmadım.

Sonra ne mi oldu? Hiçbir şey.

Hastanede bir gece beni müşahede altında tuttular. Yıkadılar, temizlediler, yemekler yedirdiler ve ertesi sabah çıktım. Yani özetle bedavadan yıkandım, karnım doydu ve bir de check up yaptırmış oldum.

Hastanenin kapısının önünde Kont beni bekliyordu. Gözlerim doldu. Ey, benim sadık dostum. Beni yalnız bırakmamıştı. Üstelik polislerin söylediği kadarıyla, adam bana saldırdıktan sonra onu bir güzel haklamıştı. Güzel bir ısırık hatırası bırakmıştı.

O kadını bir daha hiç görmedim ve bu olay bana bir kez daha insanlara yaklaşmama konusunda ders oldu.

Size biraz da güncel haberlerden bahsedeyim.

Endonezya’da öldükten sonra 9,5 metre uzunluğundaki cesedi Kapota Adası’ndaki Wakatobi Ulusal Parkı’nın sahiline vuran ispermeçet balinasının midesinden ağırlığı 6 kilogramı bulan 1000 parça plastik atık çıktığı açıklandı. Bu atıklar arasında 115 plastik bardak, dört plastik şişe, 25 plastik çanta ve iki terlik de yer alıyor.

Dünyaya hiçbir faydanızın olmamasının yanı sıra diğer canlıları yok etmek için de elinizden geleni yapıyorsunuz. Üstelik bu haberleri okuyup, azıcık üzülmüş gibi yapıp, markete gidip pet şişede su almaya da devam ediyorsunuz.  Her gün parklardaki çöplerden ne kadar çok plastik atık çıktığını biliyor musunuz? Çöplerden çıkanlar yine iyi bir senaryo, ama ya denize atılanlar, ormanlara fırlatılanlar? Tüm doğayı, canlıları umarsızca yok eden insan sürülerisiniz.

Hiçbir şeye karşı saygınız yok.

Bilim insanları, dünyada tüketilen sofra tuzlarının yüzde 90’ının mikro plastik içerdiğini ortaya koydu.

Altı kıtadan 16 farklı ülkede üretilen 39 farklı marka deniz, kaya ve göl tuzunu inceleyen araştırmacılar, bu markalardan 36’sında mikro plastik parçacıklarına rastladı.

National Geoographic’in haberine göre mikro plastiğin deniz tuzunda olduğu yıllardır biliniyordu. Ancak ne kadarının sofralarımıza girdiği muallaktaydı.

Çevre kuruluşu Greenpeace’in Doğu Asya bölümü ile Güney Koreli araştırmacılar, sofra tuzunda bulunan mikro plastikleri ve bunların plastik kirliliğinin yaygın olduğu farklı coğrafyalarla ilişkisini inceledi.

Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika, Afrika ve Asya’da 21 ülkeden tuz örnekleri aldılar.

Araştırma sonuçları, mikro plastik miktarının sofra tuzu markaları arasında büyük çeşitlilik gösterdiğine işaret etti.

Endonezya ise en çok mikro plastik içeren sofra tuzu satılan ülke oldu.

2015’te yapılan başka bir araştırmaya göre Endonezya, dünyada plastik kirliliğinin en yüksek olduğu ikinci ülke. Sonuç olarak bilim insanlarına göre riskli bölgelerin dışındaki yerlerde sofra tuzları daha masum değil.

New York Devlet Üniversitesi’nden Profesör Sherri Mason’ın belirttiği gibi “İngiltere’de tuzu satın almış olmanız, güvende olduğunuz anlamına gelmez”.

Söz konusu araştırmayı yürütenlerden biri de York Üniversitesi Coğrafya Profesörü Alistair Boxall. “Analizimiz mikro plastiklerin ciddi yan etkilere neden olduğuna ilişkin sınırlı kanıt olduğunu gösteriyor” diyen Boxall, mikro plastik çalışmalarına odaklanmanın ise daha kolay saptanabilecek daha büyük çevre kirliliği sorunlarını göz ardı edebileceği endişesinde.

Otomobil tekerleklerinden yayılan küçük parçacıklar bunlardan biri.

Gördüğünüz gibi aslında size yol su elektrik olarak hepsi geri dönüyor. Siz de bu plastiklerden nasibinizi alıyorsunuz. Bugün kanser gibi bir hastalık türediyse kendi yediğiniz haltlardan kaynaklanıyor.

Amaan balina ölmüşse ne olmuş yani diyenlere de ders olsun.

Yaptığınız zalimliğin cezası evren tarafından size geri veriliyor.

Özellikle geceleri sokaklar tehlikelidir. Sarhoşu, hırsızı, orospusu bitmez. Benim hiç birisiyle işim olmaz. İçkiye de pek düşkünlüğüm yoktur. Sesinizi duyar gibiyim. Evet, neredeyse tüm evsizler ayyaştır ama ben değilim. Onların ayyaş olmasının sebebi bu dünyada olan bitene karşı duramamak ve dayanamamaktır.

Ben mi nasıl dayanıyorum? Çok basit, okuyarak…

Evet, çok basit okuyarak, inanarak ve etraftaki güzelliklerin tadını çıkartarak…

Benim sokakta yaşama felsefemle onlarınki aynı değil. Onlar kendilerini kahredenler ve isyan edenler. Ben isyanın faydasız olduğunu düşünenlerdenim. Ayrıca değiştiremeyeceğim şeyleri de çoktan kabul etmeyi öğrendim.

Sonunda merakla beklediğiniz hikayeme geldik ama hepsini bir arada vermek istemiyorum.

Neden mi?

Heyecan katmak için…

Ben gözümü Apprentis d’Auteuil adlı yetimhanede açtım. Şaşırdınız değil mi?

Bir piç miyim? Yoksa başka bir şey miyim? Bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum.

Bu yetimhane 1866 yılında açılmış ve ben hayatımın 18 yılını burada geçirdim.

Hiç kimsenin beni arayıp, sormadığı, merak dahi etmediği koskoca 18 yıl duvarların arasında geçti.

Kitaplara olan aşkımda bu yetimhanenin kütüphanesinde başladı.

Yetimhane günlerimle ilgili içinizi burkup sizi gözyaşları içinde bırakacak değilim. Yalnız, içine kapanık günlerdi ve en az şimdiki kadar kimsesizdim. Dayak da yedim, ceza da aldım, aç da kaldım. Yani gözünüzün önüne gelebilecek her türlü korkunç şeyi yaşadım. Ama tutunduğum bir şey vardı. Bana her zaman dost olan, hiç yanımdan ayrılmayan kitaplarım vardı. İşte şimdi kitaplara olan aşkımın da nereden geldiğini anlamışsınızdır.

Şimdi size bir şok daha yaşatmak isterim.

Yetimhaneden ayrıldıktan sonra Sorbonne’a kabul edildim.

Şaşırdınız değil mi?

Evet, ben üniversite mezunu evsiz ve aylak bir adamım.

Sorbonne 1258 yılında açılmış ve bu arada, başlangıçta fakir öğrenciler için bir üniversite kurma fikri Robert de Sorbonne’a aitmiş.

Buradan mezun olmak dünyada oldukça ayrıcalıklı bir yere sahiptir.

Neden mi?

Çünkü Fransa’da bir başkaldırı veya grev olacaksa önce burada başlar.

Öğrencisi sosyal hayata bu kadar duyarlı başka bir üniversite daha duymadım. Üstelik bu geleneği halen daha da sürdürürler. Grev zamanı okulu kapatırlar ve hiçbir hocayı içeri sokmazlar.

Ben mi ne yapardım?

Ben hiç oralı bile olmazdım. Çünkü bilirdim ki, dünya sorunları hep aynı yerde sayar ve hiçbir zaman gerçek anlamda çözüme ulaşamaz. Ama buna rağmen Sorbonne’un bu protest ve cesur tavrını takdir ederim. Bu grev ve protestoların çoğunluğu kanlı biter. Fransız polisi tam bir robottur ve emir geldiği an önüne gelen ne varsa yakar ve yıkar.

Sorbonne binası tam bir başyapıttır. Girdiğiniz anda ihtişamından gözleriniz kamaşır. Dersliklerde uzun uzun tavanlara dalar, geçmişte burada yaşananların hayal alemine doğru yolculuğa çıkarsınız. Sorbonne’da felsefe bölümünü bitirdim ve bu dönem içerisinde devlet bana baktı.

Felsefe demişken, sahi felsefe neydi?

Felsefe, etimolojik olarak Yunanca “seviyorum” “ardından gidiyorum”,“arıyorum” gibi anlamlara gelen “phileo” sözcüğü ve “bilgi” “bilgelik” anlamlarına gelen “sophia” sözcüğünün birleşiminden oluşan bir sözcüktür ve felsefenin sözcük anlamı, “bilgelik sevgisi” ya da “bilgi sevgisi”dir.

Yani felsefe kelime olarak bilgeliğe ve bilgiye değer vermek, onları önemsemek ve hatta en değerli şeyler olarak görmek; bilgiyi aramak, bilgeliğe erişebilme çabası sarf etmek, bilginin sürekli olarak peşinden koşmak anlamlarını taşır.

Bu kitabı okuyan akıllılar felsefe okuduktan sonra neden evsiz olmayı tercih ettiğimi anlamışlardır ama ben akılsızlar için biraz daha açıklama yapmak istiyorum.

Bana göre felsefe “Neden?” Sorusuyla başlar.

Neden? Neden? Neden? Diye sorgulamaya başladığınızda da kendinizi bulmaya ve özünüze inmeye başlarsınız. İşte, o nokta içinizdeki ben ve inancınızdır.

Dünyanın geldiği noktaya olan tahammülsüzlüğüm de işte tam burada başladı.

 

Platon, Sokrates, Konfüçyüs, Aristotales, Fransic Bacon, Descartes, Spinoza, Kant, Hegel, Marx, Albert Camus, Sartre gibi adamların dibine vurdum.

Onların dünyalarında kayboldum.  Her kelimelerinin içine daldım, çıktım. Okumaktan, düşünmekten, yazmaktan migren krizleri geçirdiğim günler ve gecelerle boğuştum. Sonunda delilik mertebesine bir adım kalmışken kararımı verdim. Bu kirli, pislik dünyanın çarkına hizmet etmeyecektim. İşte sokak hikâyem böyle başladı.

Sorbonne’u takdir belgesiyle bitirdikten sonra gelen hiçbir teklifi kabul etmedim. Fransa’nın sözde sosyal devlet anlayışını da ayağımla tekmeledim ve kendime bu ilkel ama adil ve kendimce namuslu hayatı seçtim.

Bazen çok abuk sabuk rüyalar görürüm. Hatta uyandığımda acaba gerçek miydi diyerek şüphelendiğim bile olur. Hatta uyandığım için kendime kızarım. Bence rüyalarımız kimsenin elimizden alamayacağı tek eğlencemizdir.

Ben rüyalarımda astral seyahatler yaptığıma inanıyorum. Yani bir tür yolculuk ve kitaplarda okuduğum, gördüğüm şeyleri yaşıyorum ve o yerleri ziyaret ediyorum. Her yolculuk ise başka bir macera oluyor. Sanki Alâeddin’in sihirli lambası gibi.

Benim de sihirli bir halım var ve istediğim yerlere gidiyorum. İstediğim hikâyenin içinde yaşıyorum.

Hayal ve rüyayı birbirinden ayıran nedir? Hayal bilinçli olarak yapılan bir eylemdir ama rüyalarınız bilinçaltıdır. Yani onlara hükmedebilmeniz için bilinçaltınızı güzelliklerle doldurmanız gerekir.

Picasso ile sohbetim de böyle bir rüyaydı. Çok fantastik rüyalar gördüğüm de oluyor. Mesela bir keresinde kendimi gergedan olarak görmüştüm ve gerçekten garip bir şekilde o hantallığı ve ağırlığı hissettim bedenimde ama huzurlu bir ağırlıktı ve mutluydum.

Bir keresinde rüyamda kendimi bir cennet papağanı olarak görmüştüm. Küçücük bedenimde kırmızı, turuncu, sarı, mavi tüylerim vardı ve birisi bana Alex diye sesleniyordu. Ben de ıslık çalarak cevap veriyordum. Yemyeşil bir ormanın içinde daldan dala konup, kiraz, üzüm, böğürtlen yiyordum. Keyfim pek bir gıcırdı ve sonra o ormandaki derede dans ederek yıkanıyordum.

Alex neredesin?

Hoş bir kadın sesi beni çağırıyordu.

Alex lütfen geri dön!

Belli ki Alex kaçmış ya da belki de ölmüş ve ben o rüya yolculuğumda o enerjide Alex olmuşum.

Kim bilir?

Ben bilmiyorum.

Aynı hiçbir şeyi bilmediğim gibi… İnanın bana bilmemek harika bir duygu ve devamlı öğrenmek, öğrenmek için debelenmek, okumak, araştırmak daimi bir bilgi oburu olmak paha biçilemez.

Bunları neden mi yazıyorum?

Bir etki, bir güç, devamlı içimden gelen bir ihtiyaç bu, önüne geçemiyorum.

İlk defa bu kadar esir oldum. Bu dürtüye boş ver diyemiyorum. Acınacak haldeyim ve bunu biliyorum. Aynı ne kadar cahil olduğumu bildiğim gibi…

Eskiden, yani 15’li yaşlarımda her sabah tıraş olurdum. Erkekler için tıraş olmanın ayrı bir özelliği vardır. Her gün kendinle yüzleşirsin. Mecburen aynada o suratını seyredersin ve gözlerin kendini yakalar. En acımasız bakışları kendine fırlatırsın. Ne kadar ikiyüzlü, çekilmez, yalancı ve kibirli olduğunu görürüsün ama yine de akış dediğimiz o düzende devam edersin.

Umarsızca ve çıkarların doğrultusunda devam edersin.

Küçük bir çocukken en sevdiğim şey salıncakta sallanmaktı. Yetimhanenin hapishane ruhundan kurtulduğumu hisseder, kuşlar gibi uçardım.

Yükseğe ve daha yükseğe…

Gözlerimi kapatır rüzgârın yüzümü okşamasını hissederken karnımda kelebekler uçuşur heyecandan titrerdim. Korkuyla karışık bir heyecandı ve özgür olduğum tek andı. Hafta sonları çoğu çocuğun ziyaretçisi gelirdi. Bazıları yatılı gider, bazıları da gündüz çıkar, akşama bırakılırlardı.

Bir tek benim hiç ziyaretçim olmazdı.

Yetimhanenin boş, sessiz ve soğuk koridorları bana kalırdı.

Tabi ki salıncak da…

Özgürce istediğim gibi sallanırdım. Bazen yukarı en yukarı noktada kollarımı açar, bulutları kucaklardım.

Bence çocuk olmakla ilgili en güzel şey salıncaktır.

İnsanoğlunun uçmakla ilgili hevesini aldığı ilk yerdir.

Uçmak ve özgür olmak…

Özgür olmak demişken, sokakta yaşamanın başka özgürlükleri de var.

Mesela, oldu bitti yıkanmayı hiç sevmem!

Neden mi?

Büyük ihtimalle yetimhanede sular hep soğuk aktığı ve en soğuk kış aylarında bile mecburi o buz gibi kemik kıran sularda yıkanmak zorunda kaldığım içindir. Sokaktaki yaşam tarzıma en uygun olanı da bu oluyor.

Yıkanmamak özgürlüğümü kullanıyorum!

İnanın bana bu da bir özgürlük. İşin ilginç tarafı bence kokmuyorum.  Saçlarımda en az 2-3 hafta idare ediyor. Zaten bana göre günümüz insanlarının sabah akşam banyo merakı da dünyadaki su kaynaklarının sonunu getiriyor.

Aslında insanlık kendi sonunu getiriyor ve bunun farkında değil.

İnsanlığın devamı için en önemli kaynak tatlı su kaynağıdır.

Dünyadaki 332,5 milyon mil küp suyun % 96’sını tuzlu su oluşturuyor. Yani kullanabileceğimiz tatlı su, dünya haritasında görünen maviliklerin yüzde 2,5’lik kısmını oluşturuyor.

Bu miktarın da % 70’inin buzullarda saklı olduğunu göz önünde bulundurursak, sahip olduğumuz toplam suyun % 1’inden daha az miktardaki su yaşamımızı sürdürmemiz için gerekli.

Geçen gün National Geographic dergisinde Dünya Ekonomik Forumu için 2014 yılında hazırlanan Risk Raporunu okudum ve rapora göre su kıtlığı, dünyadaki en önemli üç riskten biri. Ayrıca Worldometers’ın verilerine göre bu yıl çölleşen toprak miktarı yaklaşık 6 milyon, içecek suya erişemeyen insan sayısı ise yaklaşık 695 milyon. Çölleşen toprak miktarının hızla artışı ve doğal su kaynaklarının hızla azalması doğru orantılı ilerliyormuş.

Rapordaki verilere göre; son yüzyıl içinde dünya nüfusu üç kat büyürken su kaynaklarına talep yedi kat artmış.

Bu da demek oluyor ki; siz sabah akşam lüks banyolarınızda yıkanırken bir yerlerde insanlar içme suyu olmadığı için ölüyorlar. Ama merak etmeyin sıra size de geliyor. Hem de son hızla geliyor.

Şimdi size bir kehanette bulunacağım.

Hazır mısınız?

2050 de dünyanın sonu gelecek!

Biraz aklı olanlar aslında bunun bir kehanet değil, gerçek olduğunu fark edeceklerdir.

Bence, insanlığın temel ahlak sorunu çözülmedikçe açlık, sefalet, savaş, kıtlık veya vahşete çözüm bulmak imkânsızdır.

Bulduğunuz çözümler ise sadece ‘’Mış’’ gibi olur. Hepsi geçicidir.

İyilik ve kötülük de böyledir.

Etik özellik taşımayan iyilik kötülüğün gölgesinde kalmaz mı?

Bizim dünyamızdaki en büyük sorun iyilik ve kötülüğün her anlamda karışması ve iç içe geçmiş olmasıdır.

Bu aslında nesnelerin görünen ve görünmeyen tarafı olarak da değişkenlik gösteriyor.

Buz dağının görünen ve görünmeyen yüzü gibi…

Kötülük iyiliğin su altında kalan kısmı olabilir mi?

Hatta sinsice iyiliği besleyen kısmı olabilir mi?

Bilmiyorum!

Aynı hiçbir şeyi bilmediğim gibi…

Diğer bir bakış açısı olarak iyilik ve kötülüğün arasında olan bu ince çizgi ne kadar sert veya ne kadar sağlam?

Acaba buz dağının altı ve üstü gibi mi?

Yoksa gece-gündüz gibi mi?

Geceden gündüze taşınırken tan yerini düşünüyorum.

Bir geçiş vardır, öyle değil mi?

Salt karanlık veya aydınlık var mı?

Belki, bazen, birkaç saniye olabilir.

Buz dağının altı da üstü de aynı kütleden yapılmıştır. Duruma göre suya batıp çıkarken birbirini besler. Gece ve gündüz de birbirini besler.

İyilik ve kötülük insan ruhunun özüne ulaşır. Orada gizli bir anlaşma yaparlar. (Onda bir/ onda dokuz kuralı)

İşte, burada devreye inanç ve vicdan girer. İbreyi değiştirecek olan ise vicdanın akla hükmetmesidir.

Bir yerlerde çocuklar açlıktan-susuzluktan ölürken sizler yataklarınızda huzur içinde uyuyorsanız ve sadece seyirci kalıyorsanız, durun ve bir düşünün! Derim.

Vicdanım nerede?

Dünyanın evirilmesine baktığınızda ve bugün ki süper güçleri incelediğinizde arkasında yatan en önemli sebebin savaş ekonomisi olduğunu göreceksiniz. Yani kanla ve vahşetle beslenen, artan bir zenginliktir söz konusu olan.

Kölelik ve sömürgecilik biteli ne kadar zaman oldu?

Çok yeni… Öyle değil mi?

Hepimiz, atalarımız, dedelerimiz yüzyıllar boyunca bana dokunmayan bin yıl yaşasın mantığıyla bunlara seyirci kaldık.

Aslında ahlaksızlık bizim genetik kodlarımızda var.

Şimdi bir de buna teknolojik gelişmeleri ekledik.

Yapay zekâ!

Teknolojinin gelişmesi insanlığı bitirdi.

Bir yanda hayatımız kolaylaşır zannederken, telafisi olmayan zararlar verdik.

Atom bombaları icat edildi. Savaşlar kılıç kalkandan çıktı. Teknoloji savaşları haline döndü. Pek çok zanaatın yerini fabrikalar aldı. Bu fabrikalar yine teknoloji canavarıyla birlikte otomasyona, robotlara devroldu.

Teknolojiyi de yaratan insan, insanı da yok eden insan oldu.

Bugün ki gelir dağılımındaki dengesizlik de teknoloji kaynaklıdır. Teknoloji sahibi ülkeler her geçen gün zenginleşirken, üçüncü dünya ülkesi diye adlandırılan diğer ülkelerde ufacık çocuklar açlıktan göz göre göre ölmektedir.
Peki, teknoloji insan gibi düşünebilir mi?
Bir bilgisayara duygu, vicdan yüklenebilir mi?
Belki ileride o da olacak. Bilgisayarlarda insanlar gibi duygu sahibi olabilecek. Karar alma noktalarında onlar karar verecek. Merhametli bir bilgisayar olabilir mi?
Belki de tam tersi olacak. Teknoloji insanı iyice ele geçirecek. İnsanlar duygularını iyice kaybedecek ve bilgisayarlar gibi hareket edecek. Tek yaptığı ihtiyaçlarını karşılamak ve kilometre doldurmak olacak.

Her iki tarafta, yani yapay zekâ ve doğal zekâ teknolojiyle birlikte başka bir yöne doğru gidiyor. Yine insan, bu zekâyı ister atom bombası üretmek için kullanabilir, isterse de yok olmak üzere olan doğayı kurtarmak için formüller üretebilir.

Bu noktadan sonra her şey vicdana kalmış.

Aslında biliyor musunuz herkes masum?

Bir gün Nazi toplama kampında bir çocuk subayın yanına yaklaşmış ve bir şikâyetim var demiş. Subayda burası toplama kampı burada şikâyet olmaz demiş.

Gözü yaşlı çocuk ise ama benim durumum farklı.
Ben masumum demiş!

Tek suçu Yahudi doğmakmış.
Herkesin durumu farklı…
Herkesin bir şikâyeti var.
Hepimiz masumuz.
Hatta masumiyetinizi kanıtlamak için her koşulu, gerekçeyi öne sürebilirsiniz. Yeminler eder ve hatta yalvarmayı bile denersiniz. O anda gözyaşları döker, tüm ikna gücünüzü kullanırsınız. Tüm diyalogları manipüle etmeye çalışır, bahaneler ve uydurma senaryolara bile sığınırsınız.
Düşünüyorum da masumiyetimizi nasıl kaybediyoruz. Nasıl yavaş yavaş sinsice terk ediyor bizi.
Cani, hırsız, katil geni mi var?

Belki de vardır, bilmiyorum.
Nasıl bir ideoloji uğruna yan komşunu katledebiliyorsun.

Bu nasıl bir ideolojidir.

Nasıl bir beyin yıkama?

Anne Frank’i okuduğumda henüz 12 yaşımdaydım. Amsterdam’da saklandığı evin fotoğrafları ve kendi el yazısıyla yazdığı mektupları gördüm. Henüz küçük bir çocukken içime işleyen bu yaşam öyküsü ömrüm boyunca bazen gece rüyalarımda bazen de gündüz düşlerimde beni hiç bırakmadı.

Bir de madalyonun öteki yüzüne bakalım.

Çok iyi eğitim almış, sözde vatansever bir katilin hikâyesini biliyor musunuz?

Adolf Eichmann Hitler’in Nazi subaylarından birisidir. Görevi, Hitler tarafından belirlenen 11 milyon Yahudi’nin en ucuz, en kolay yolla yok edilmesinin planını yapmaktır. Günler boyunca bunun üzerinde düşünür. Kaç vagon, kaç konteyner gerektiği, cesetlerin eriterek veya yakılarak mı yok edileceği gibi ayrıntıları büyük bir titizlikle hesaplar. Altı milyon Yahudi’nin öldürülmesinden suçlu olarak Kudüs’te sorgusu sırasında çok şaşkındır.
Neden suçlu olduğunu sorar?
Ona göre tek yaptığı görevini layıkıyla yerine getirmiş olmaktır. Yani o çarpık rüyanın sahibi Hitler’in emirlerini yerine getirip, rüyasına ortak olmak. Sonuçta katledilmiş milyonlarca masum insan var.

Tarihe sıvanmış en büyük kara leke…

Bir delinin peşinden harcanan hayatlar ve unutulmaz acılar kimin umurunda?

Sonuçta bugün Yahudi soykırımı mevzusu gündemde bile değil.

Neden mi?

Çünkü dünya başka soykırımlara sessizlik halinde de ondan.

2012 yılından beri Arakan’daki Müslümanların katledildiğinin farkında mısınız?

Sebebinin ne olduğunun hiçbir önemi yok ve dünya buna seyirci kalıyor.

Birkaç ülke haricinde duyarlılık gösteren de çıkmadı.

Geçen gün eski tarihli gazetelerden birinde sadece küçücük bir haber vardı.

60 Müslüman kadın hükümet güvenlik güçleri, polisler ve Budist rahipler tarafından tecavüze uğradılar.

Paungzarr köyünden bir kişinin anlattıkları şu şekilde:

“Köylere giren güvenlik yetkilileri, köyün erkeklerini tek bir meydana toplayarak onlarla gelecekteki durumları hakkında bir toplantı yapacaklarını söylediler.

Evlerden çıkıp köyün dışında bir meydanda toplanan erkekler, orada bir grup tarafından oyalanırken diğer bir grup polis ve rahip köye girerek onlarca kadına tecavüz ettiler.”

Günümüzde Arakanlı Müslümanları koruyan hiçbir kuvvet yoktur. Maruz kaldıkları onca zulüm, tecavüz ve evlerinden çıkarılmaya karşı hiçbir koruyucuları bulunmamaktadır. Buna rağmen Burma hükümeti tarafından, rahiplerin öncülük ettiği bu katliamı meşrulaştıran birçok kanun tasarısı devamlı olarak kabul edilip yürütmeye konmaktadır.

Hükümet destekli bu sistematik soykırım faaliyeti günden güne hıncını ve hırsını arttırarak devam etmektedir.

Resmen din savaşları!

Yukarıda bir kısmını alıntıladığım haber gazetelerde küçücük yer alırken, Paris Hilton’un yeni aldığı pembe araba neredeyse gazeteyi kaplıyordu.

Bence insanlık öldü ama henüz gömülmedi.

Leş gibi kokuyor…

Biliyor musunuz, Mussolini’nin cesedi halka sergilenirken yaşlı bir kadının çantasından silahını çıkartıp 5 el ateş ettiği ve bu 5 kurşun beş oğlum için dediği söylenilir.

Bir cesede 5 kurşun!

Bunu ilk okuduğumda çok abartılı gelmişti. Sonra düşündüğümde ise çok mantıklı geldi.  Hatta fazlaca mantıklı geldi.

Bence insanın gerçek duygularını keşfedebilmesi için gerçek bir olayla karşılaşması gerekiyor.

Ne kadar yüksek empati duygunuz olursa olsun gerçek duygu birebir olay anının yaşanması neticesinde ortaya çıkıyor

Bence, ben olsaydım, bana göre diye başlayan her cümle farz etmekten öteye geçemiyor.

Küçük üçgen ve büyük üçgenin iç açıları toplamı aynıdır.

İnsanlarda; küçük veya büyük, yaşlı veya genç, yabancı veya yerli fark etmez.

Herkes aynıdır.

Hacmi kadar alır ve toplamı aynıdır.

Tüm din kitaplarını tekrar tekrar okudum.

Vardığım sonucu açıklıyorum; birbirinizi sevin, sayın, hırsızlık yapmayın, açgözlü olmayın, yalan söylemeyin, kalp kırmayın, paylaşın…

Hepsinin birleştiği ortak nokta budur ama insanoğlu dini de savaş aleti olarak kullanır ve inancına da ihanet eder.

Din eskiden sorgulanamayan ve sürü psikolojisini tetikleyip, bir arada tutmak için kullanılan en önemli araçtı. Şimdi de geri kalmış ülkelerde aynı yöntemle her türlü kötülük hainlik ve vahşet yaptırılabiliyor.

“Dinimiz böyle buyurdu.”

Cahiliye devrinden bir türlü çıkamayan insanoğlunun kendi kendini vurduğu en önemli silah din ve kutsal kitapları kullanmaktan geçer. Biraz aklı başında olan ve din zokasını yutmayanlara da “Bilim” ile dayatma yapılır. “Bilimsel verilerin ışığında”, “Bilim adamları diyor ki” gibi… “Bilim”, dediğimizde ilk akla gelen ise büyük balığın küçük balığı yutması olmuyor mu?

Bilim, evrene ve evrenin iyiliğine hizmet etmediği, savaşları durdurmadığı, açlığı, susuzluğu önlemediği sürece ne işe yarar?

Aslında bilim öyle bir köleliktir ki; önce kanseri icat eder, sonra da onun ilacını bulur.

Bilim dediğimde aklınıza ilk ne geliyor?

Teknoloji, uzay, uzay adamı, füze roket, gökdelen, araba, uçan araba, uçan insanlar…

Bunların içinde sizi mutlu eden ne var?

Hiçbir şey?

Bilakis bunlara sahip olmak için ülkelerin harcadıkları paralar sizin ceplerinizden çıkıyor.

Aslında çalınıyor.

Süper Güç!

Nedir Süper Güç?

Süper güce sahip olduğunda eline ne geçecek?

Diğer ülkeleri ele geçirince ne olacak?

Uyanın aptallar!!!

Yaşadığınız yüzyıl yasaklar yüzyılıdır.

Sizin bilim, teknoloji, lüks olarak görüp algıladığınız her şey köleliğinizin bir parçasıdır.

Hatta ve hatta işin en kötü tarafı ne biliyor musunuz?

Kafeste olduğunuzun farkında değilsiniz.

Ben kim miyim?

Pasif bir direnişçiyim.

En az sizin kadar zavallıyım, ama artı bir farkla.

Zavallı olduğumun farkındayım.

Geçen gece parkta, orada köşede kımıldamadan dururken birden kulağıma bir ses geldi.

Sanki çok bildik tanıdık bir ses gibiydi ama bir o kadar da uzak.

Konuşan sanki kelimeleri ağzının içinde okşuyor ve öylesine havaya fırlatıyor gibiydi.

Kadife kumaşın üstünde parlayan elmaslar gibi sözcükler etrafta şıkır şıkır dolaşıyordu.

Ağaçların arasında arandım, bakındım ama bir türlü sese yaklaşamadım.

Açıkçası biraz da ürperdim.

Gittim ve bir banka oturdum. Kont da ayaklarımın dibine geldi ve oturdu. Sonra aniden bir rüzgâr başladı. Zannedersiniz ki ağaçlar yerlere yıkılacak. İster istemez başımı ellerimin arasına aldım ve çömeldim. Bu şekilde aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama bana bir ömür gibi geldi.

Sonra, omuzumda bir el hissettim ve zıplayarak ayağa fırladım.

Bir de baktım ki, Gandhi!

Geçmiş oturmuş banka ve bana gülümsüyor. Üstünde her zamanki klasik bez parçası, bir omuzu örtülü diğeri çıplak ve yalın ayak gelmiş.

“Korkma! Gel otur yanıma.” dedi.

Derin bir nefes aldım ve geçtim oturdum yanına.

Size oturup uzun uzun Gandhi’nin hayatını anlatacak değilim.

Mutlaka adını duydunuz ama hayatını çok merak ediyorsanız o çok sevdiğiniz Google amcaya sorabilirsiniz.

Uzun ve derin bir sohbete başladık.

Ben: Saygıdeğer Gandhi, dünyanın geldiği noktanın farkında mısın? Acaba senin gibi birileri çıkıp dünyanın bu gidişatına bir son verecek mi? Yoksa tüm dünya bu şekilde yok olup gidecek mi?

Gandhi: Gülüyor… Bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki, dünyanın temel sorunları yüz yıllardır hiç değişmedi. Sadece hacim değiştirdi ve bugün geldiği noktada uyuşmuş beyinler ve kölelik hâkim olmuş. Toplumlar aynı lisanı konuşamıyor ve evrensel sevgiyi kucaklamıyor. Biz eskiden kendimizi çok cahil olarak görürdük ama bugün ki toplumlar ilkel insandan bile daha cahil duruma gelmiş. Kendi iç gücünün ve benliğinin farkında olmadan sürelerini dolduruyorlar. Eğer tünelin sonunda bir ışık var mı? Diye soruyorsan, her zaman vardır ama ne zaman ne şekilde geleceğini kimse bilemez.

İnsanlar özlerine dönmedikçe, sevginin salt yararına inanmadıkça ve dünyevi zevklerden arınmadıkça çare bulmak her zaman gecikecektir.

Ben: Hayatınızı defalarca okudum ve kitaplarınızı da, nasıl bu kadar şiddete, nefrete ve açlığa dayanabildiniz?

Gandhi: Aslında ben onların hiç birisini senin bakış açınla görmedim. Yani şiddet, nefret, açlık olarak görmedim. Bunların hepsinin birer imtihan olduğunu her zaman düşündüm ve biliyor musun, neyi düşünürsen onu hissedersin.

İnsanoğlu kelimelerdeki saydamlığı görmez veya görmezden gelir. Sadece tepeden bakar onlara ve savurur etrafa. Hâlbuki kelimeler kırılgandır ve çoğu zamanda bir kelebek kanadı kadar saydamdır. İçinden geçmek veya arkasını görmek mümkündür ama insanoğlu hep aceleci ve umursamaz olduğundan aldırmaz. Yani, ben senin gözlüklerinle veya başkalarının gözlükleriyle bakmadım yaşadıklarıma ve dolayısıyla şiddet, nefret ve öfke hissetmedim.

Spinoza’nın da dediği gibi üç temel duygu vardır. Bunlar; Arzu, sevinç ve kederdir. İnsan dış nedenlere dayalı olarak pek çok şeye maruz kalır ve rüzgâr bir kez ters esmeye başladığında darmadağın olur. Fırtınalı bir denizde çaresizlik içinde çırpınan küçük bir balıkçı teknesi gibi…

Ruhunu dünyevi şeylerden arındırdığın vakit içindeki gerçek gücü keşfediyorsun.

Aslında bazı şeylerin kelimelere döküldüğünde önemini yitireceğinden endişe ediyorum. O heyecanı ve tutkuyu hangi kelime tarif edilebilir. İnan ki bilmiyorum ve dünyada hiçbir lisan yoktur ki bunu anlatabilsin.

Ben: Ölümünüzden yani siz öldürüldükten sonra çok büyük bir efsane haline geldiğinizin farkında mısınız?

Gülümsüyor.

Gandhi: Efsanelerin içinde azıcık da olsa bir yalancılık vardır değil mi? Halbuki benim ve halkımın yaşadıkları o kadar gerçekti ki ve eğer ki sessiz direnişimiz halen daha konuşulmaya değer bulunuyorsa ancak ve ancak mutluluk duyarım.

Biz görece yoksulluk, aslında bilgi dışı yoksunluk içinde bir hayat sürdük.

Ben: Nasıl yani anlamadım?

Gandhi: Şöyle bir örnek vereyim. Söz gelimi amansız bir hastalığa kapılıyorsunuz ve bunun için dünyada üretilen sınırlı sayıda ilaç var. İşçi veya köylü sınıfının bu ilaca erişimi mümkün olmadığına göre bilgi dışı yoksunluk yaşarlar.

Güya evrensel ve eşitlik ilkesine bağlı olan dünya her zaman burjuvaziye uşaklık eder ve ettirir. Bir köylü veya işçinin çocuğu olarak doğduysanız, zaten baştan belli bir kader yolu size çizilmiştir. Ne yaparsınız yapın kapitalist düzenin alt tabaka kölesisinizdir.

Bizim mücadelemizdeki en önemli örnek ise tuz dur. ‘’Tuz Yürüyüşü’’

Ben: Biliyorum o hikâyeyi galiba ama bir kez daha dinlemek isterim.

Gandhi: Henüz 24 yaşımda, genç bir avukattım Güney Afrika da Hintli bir avukatlık firmasında çalışıyordum. O zamanlar Güney Afrika’da ırkçılık had safhada, beyazlar ve zenciler arasında ama aynı Irkçılık olayına Hintliler de uğruyordu. Yani insanların siyah-beyaz/kadın-erkek olarak ayrıldıkları ve eziyet gördükleri bir dönemdi. Bir seyahatim vardı ve birinci mevkiiden bilet alınmıştı. Trene bindiğimde görevli yanıma gelerek elindeki sopasıyla beni herkesin içinde dürttü ve burada oturamayacağımı ve üçüncü mevkiiye geçmem gerektiğini söyledi. Şaşkınlıktan dilimi yutacaktım ve herhalde bir yanlış anlaşılma var ve benim biletim var diyerek çıkartıp gösterdim ama görevli direk sopasıyla üstüme yürüdü.

Herkesin gözlerini üstüme dikip bana baktığı o anı hiç unutamam ve tartışma büyüyünce beni trenden attılar.

Bu tarz muamelelere o kadar çok maruz kaldım ve kalanları gördüm ki, mutlaka bir şey yapmam gerekiyordu ama bunun asla şiddet içermemesi lazımdı.

‘’Şiddet içermeyen eylem’’

Ama nasıl?

1906 yılında SATYAGRAHA ilkesini ortaya çıkarttım.

Bu Satyagraha ilkesi şöyle çalışıyor. Önce bir haksızlık tespit ediliyor ve bu haksızlığın yasakladığı şey tespit ediliyor. Sonra bir grup bu yasağı deliyor ve tutuklanıyor. Hapse giren eylemciler açlık grevine başlıyor ve açlık grevleri büyük kitleler tarafından destekleniyor. Tutuklu sayısı arttıkça hapishaneler kontrolden çıkıyor. Sonunda hükümet o yasayı kaldırmak zorunda kalıyor.

Bu ilkeyi uygulayan insanlar yasaya karşı gelmiyor ve şiddet göstermiyor.

Tuz yürüyüşü de buradan yola çıkarak tasarlandı.

Bildiğin üzere güzel ülkemiz İngilizlerin sömürgeciliği altında yıllarca pek çok haksızlığa uğradı ve yurttaşlarımız büyük eziyetler çektiler.

İngilizler beni defalarca tutukladılar ve bu eylemlerinden çok fazla rahatsız oldular ama her tutukladıklarında dünya daha fazla sesimizi duydu ve eylemimiz şiddetsiz başarıya ulaştı.

İngilizler tuz yasası adı altında kendi vatanımızdaki tuzu çıkartmamızı yasaklamışlardı. Bunun üzerine kalabalık bir arkadaş grubumla beraber bir eylem planladık ve adına da Tuz Yürüyüşü dedik. Öncesinde İngiliz valiye bir mektup yazarak bu yasayı kaldırmalarını rica etmiştim ama kabul etmemişlerdi.

24 gün boyunca 338 kilometrelik bir yolu yürüdük ve sonunda ben ve arkamdaki binlerce insan denize doğru gittik ve tuz çıkarttık.

(Kahkahalar atıyor.)

Biliyor musun? Ben ve tam 60.000 kişiyi hapse attılar. Tarihin en büyük toplu tutuklanma olaylarından biridir. Tüm dünya basını günlerce bizi konuştu ve yazdı. Sonunda amacımıza ulaştık. Yani istediğine ulaşmak için şiddet içermeyen başka yollarda bulabilir insanoğlu. Biz sessizce direndik.

Ben: Gerçekten hem ilham verici hem de çok yaratıcı bir eylem olmuş. Okuduğuma göre Leo Tolstoy’dan çok etkilenmişsiniz ve hatta mektuplaşmışsınız.

Gandhi: Evet, o büyük bir usta ve gerçek bir dosttu. Birkaç kez mektuplaşarak fikir alışverişinde bulunduk. Eylemlerimizi gönülden destekleyen bir aydındı.

Ben: Siz de bir aydınsınız. Ama bugün aydın diye geçinen iş birlikçilere baktığımda ise midem bulanıyor. Kolalı gömlek ve keten takımlarının içinde işçi sınıfını anlamak ve çözüm üretmekten bahsediyorlar. Gülüyorum onlara. İçinde yaşamadığın bir tabakanın nesini savunacaksın. Üstelik kendilerini burjuvazinin emrine adamışken. Süslü kelimelerin içinden çıkmasını umut ettikleri saygınlık gelmeyecektir.

Gandhi: Bence bu konuda bu kadar öfkeli olmaya gerek yok. Neticede aydın daimî bir çelişki içinde işkence çekmeye mahkumdur. Bundan kaçışı yoktur. Bir yanda alt tabaka ile ilişki kurup belli başlı çıkarımlar yapmaya uğraşırken diğer yanda burjuvaların cazibeli yaşantıları arasındaki söylemlerine maruz kalır. Ancak kendini dünyevi zevklerden arındırırsa lider olabilir ve salt fayda yaratabilir. Mutlaka günün birinde birileri çıkacaktır.

Bizler artık tarihte kaldık ve kitap sayfaları arasında sıkıştık.

Ben: Bugün ki insanlar tarihle yüzleşmeyi büyük bir trajedi olarak görüyorlar. Kafalarını kuma gömerek yaşıyorlar. Halbuki tarih değil midir bugünü hazırlayan? Tarihten ders almadan bugünün yarınını nasıl hesap edecek insanoğlu?

Gandhi: Herkesin bir geçmişi ve tarihi var. Geçmişlerimiz arkamızda kocaman bir kuyruk gibi duruyor ve istemesek de salına salına peşimizden geliyor. Bazılarımız koşmak istediğinde ayağına dolanıyor, bazılarımıza da çelme atıp düşürüyor. İnsanoğlu her saniye gelişime uğrayan bir canlı ve bazen uğradığı değişimin farkında bile değil. Dışarıdan nelere maruz kaldığını ve nelere ister istemez ikna olduğunun bilincinde olmadan değişiyor. Farkındalık için eylem lazım. Yani direnmek lazım. İster bir kişi ister bin kişi doğru olanın peşinden gitmek lazım ama tabii ki savaş-şiddet olmadan. Şikâyet etmeden, sessiz bir inatla yüzleşmek lazım.

Ben: Seni öldürdüler, hiç kızmadın mı?

Gandhi: Bazı insanlar bir kez ölür ve sonra sonsuza kadar yaşar. Bak, buradayım ve seninle konuşuyorum.

(Kahkahalar atıyoruz beraber)

Gözlerinden yorgunluğunu anlıyorum ve ayrılık vakti geldi diyor.

Sadece gözlerimi kapatıyorum. Öylece biraz gözlerim kapalı kaldım ve düşündüm. Konuştuklarımızı düşündüm. Tam ayağa kalkmak üzereyken bir de baktım ki omzumda beyaz bir kuş tüyü. Onu avcumun içine aldım ve uzun zamandır ilk defa, gerçekten ilk defa gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Kendim bile inanamadım.

Ağlıyordum. Ama neden? Nedenini bilmeden sadece ağlıyordum.

Düşünüyorum da her şey ne kadar da normal geliyor insanoğluna…

Bu normalleşmeyle ilgili de bir sıkıntı var.

Normalize etmek nedir?

Dünyanın neredeyse tamamının üzerinde hâkim bir normalleşme stratejisi güdülmektedir. Siyasal sistemler arasında danışıklı dövüş değiş tokuş yapılan ve radikal hiçbir fikrin veya dönüşümün söz konusu edilemeyeceği bir normalleştirme var.

Şimdinin sürekli olduğu varsayımı üzerinden, teknolojik kalkınmaya destek ve izin veren bir süreklilik.

Sözde teknolojik kalkınmanın odağı ise insanoğlunun insanlıktan nasibini almamasıdır. Bakıp da görmeyen, duyup da umursamayan ve hoyratça zamanı savuran insan tipi yaratılır.

Duyarsız ve umarsız…

Aklıma geçenlerde okuduğum bir kitap geliyor; Petrov’un “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabı.

Özetle kitapta bir Papaz’ın ve Finlandiya halkının ülkelerini kalkındırmak için verdikleri amansız mücadele anlatılıyor. Müthiş fakir ve çorak bir ülke, toprak yok, balçık çamur ve azimle çalışan halk o toprakları yeşertiyor. Ülkenin aydın kesimi okulları köyleri dolaşarak halkı eğitiyor ve Finlandiya müthiş bir azimle kalkınıyor.

Tüm insanlığa örnek olacak hikâyeler var kitabın içinde… Hayatının mimarı olabileceğine dair, hayata bakış açısına dair nefis hikâyeler.  Gerçek vatan sevgisini bu aydınlar sayesinde öğreniyorsun. Ülkemizin mevcut durumunda keşke böyle kahramanlar ve aydınlar çıkabilse de halkın gözünü açabilse. Bitmek tükenmek bilmeyen rant kavgaları, çıkar çatışmaları, fakirin daha fakir olduğu, zenginin lüksün bokunu çıkarttığı bir ülkede yaşıyoruz.

Bir mahkeme olur ve tüm dünya yargılanır.

Hâkimin önüne çıktığında herkes şaşkındır. Suçlarının ne olduğunu merak ederler. Onlara göre hepsi cenneti hak eden varlıklardır. Aralarında konuşurlar. Bir türlü sebep bulamazlar.

Aslında suçları çok basittir.

‘’Kayıtsızlık’’

Evet, tüm dünya kayıtsızlıkla suçlanır ve yargılanır.

Size en sevdiğim yazarlardan biri olan John Berger’in kitabından bir alıntı yapacağım. Aslında dertler hep aynı… Okuyunca anlayacaksınız.

LEONARDO DA VINCI aklımızdan geçtiğinde hep bir ferahlık hissederiz. Leonardo büyük beşeri arzuların bulutlanarak gizemli zirvelerini temsil eder. Rembrandt ise tam zıddıdır bunun. Rembrandt dehanın koyu ıstırabının temsilcisidir. Rembrandt’ı düşünürken bizi yanlış anlayanlara karşı bağışlayıcı oluruz. Sanatı bizi teselli etmeye zorlarız böylece ve onu överek borcumuzu öderiz.

Büyük sanatçılar arasında bu bakımdan en inatçı olan Brueghel’dir. Genellikle dans eden şen köylülerin ve mütevazı beyaz Noeller’in ressamı olarak tanıtıldığı doğrudur.

Ancak ne onun dehasını ödünç alabilmemiz mümkündür ne de tutkusunu aktarabilmemiz. Gerçekten de her ikisinden de söz edilmez çoğu zaman; bu nedenle zihnimizde fikrin gölgesi kalır sadece ki bunu dile getirmek gibi bir küstahlıkta bulunmak kimsenin aklından geçmez. Brueghel belki de gereğinden fazla mütevazıydı.

Garip gerçek onun gelmiş geçmiş sanatçılar içinde bağışlanmayı asla kabul etmeyen bir mizaca sahip oluşuydu. Brueghel, art arda yaptığı resimlerde, bir gün açılacağına dair inancı olmadığı halde kendi davasıyla ilgili kanıtları toplamaktan vazgeçmedi.

Davanın konusu kayıtsızlık suçlamasıydı. Sabanını süren köylünün İkarus’un düşüşü esnasındaki kayıtsızlığı; İsa’nın çarmığa gerilişini ağzı açık izlemeye gelen kalabalıkların kayıtsızlığı; İspanyol askerlerin (onlar sadece emir kuluydu) Flemenklerin yakarışına aldırış etmeksizin yağmalarken ve katlederken ki kayıtsızlığı, körlerin körler tarafından yönetilmeye karşı kayıtsızlığı, sarhoşun yaşama karşı kayıtsızlığı, vaktini oyunla geçirip de zamanın kıymetini bilmeyenlerin kayıtsızlığı, Tanrı’nın ölüm karşısındaki kayıtsızlığı…

 

Brueghel’in davanın hiç açılmayacağına dair sıkıntısı, kimi suçlayacağını bilmemesinden kaynaklanıyordu. Sabanının üzerine abanmış olan köylü, İkarus’un düşüşünü fark etmemiş olmaktan sorumlu tutulamazdı. Öte yandan Brueghel onun aklının işleyişini, nasıl değiştirebileceğini de hayal edemiyordu. Tarihsel olarak onu haklı çıkaracak bilginin ortaya çıkmasından çok önce uyanmış bir bilince sahipti. Tek yapabildiği sorgulamaktı – cevabını tam olarak bilmese de. Lakin açık açık sorgulamak her zaman için siyaseten tehlikeliydi; bu ölümlü dünyada kibir yüzünden günaha girmek demekti ki zihnini sürekli işgal eden bir günahtı bu ( Babil Kulesi, Saul’un İntiharı, Şeytan’ın Düşüşü). Zira ne denli ihtiyatlı davranırsa davransın, Ortaçağ Tanrı’sının yasaları karşısında suçlu sayılmaktan korkuyordu.

Öte yandan Brueghel’in huzurunu kaçıran bu çelişkiler onun sıra dışı özgünlükte ve kâhince gözlemlerde bulunmasına yol açtı. Başkalarının cezasının ve sorumluluğunu yüklenecek birilerini ortaya çıkarmadı. Masum ile suçlu arasında kesin bir ayrımda bulunmadı. Ahlakçılıktan uzak durdu. Hiçbir figürü iyi yâda kötü olarak göstermedi. Onun ahlak tutkusu sadece yargılama için tereddütsüz bir kararlılıkla deliller sunduğu zaman meydana çıkar.

Tek bir eylemi, tek bir kişiyi suçlamak onun yapacağı iş değildi; zira çoğu insanın nasıl olup ta başka türlü davranmadığını anlamıyordu. Bu yüzden insanlardan nefret etmeksizin, onları başka türlü olmayı başaramadıkları için suçluyordu.

Böylece Brueghel’in resimlerindeki kimi sıradan olgular kendi içlerinde suça tekabül etti. Dilencinin suçu dilenci olmaktı; körün suçu kör olmak; askerin suçu orduda olmak; karın suçuysa izleri örtmekti. Brueghel Brecht’in en gözde ressamıydı. Brecht, “Doğanın Hoşnutluğu” adlı şiirinde şunları yazmıştı:

Yazık, ilgi fukarası

Köpek hala

Gönül çelme hevesiyle sürtünür

Katilin çevik bacaklarına.

Heyhat yeşil gölgeleriyle karaağaçlar

Köyün kıyısında bir çocuğa

Tecavüz eden adamı korur hala.

Kör, yardımsever toz

Bugün bile bizi kaybettirmeye azmettirir

Katillerin izlerini.

Brueghel ile Brecht aralarındaki dört yüz yıllık farka karşın aynı şeyin anlaşılmasını istiyor. Brueghel insiyaki olarak. Brecht ise insanların çaresizliklerine sığınmalarını daha net bir şekilde görebildiği için. Her ikisi de direnmemenin kayıtsızlık olduğunun, unutmanın ya da bilmemenin de kayıtsızlık olduğunun ve kayıtsızlığın göz yummak anlamına geldiğinin anlaşılmasını istiyor.

Bu Brueghel’in resimlerinin modern savaşlar ve toplama kampları açısından şimdiye kadar yapılmış resimlerin hemen hemen hepsinden daha isabetli olduğunu gösteriyor. Konularının herhangi bir şekilde çalışmasından ötürü de değil bu.

Tüketim toplumu yani tüketiciler tüm bahaneleri de tüketti artık.

Dünyayı tüketti ve sonunu getirdi.

Sheakspear&Co diye bir kitapçı vardır 8. Bölgede. İki katlı küçük çok sempatik bir yerdir. Buranın müdavimi insanlar vardı eskiden. Özellikle yazar ve sanatçı tayfası bu kitapçıya çok takılırdı. Üst kattaki okuma odalarından ortadakinde bir piyano vardır ve bir de şişko bir kedi. Oradaki divana oturup kitap okurken birileri gelir ve piyanonun başına oturur çalmaya başlar.

Siz kitabınızı okurken size bedavadan eşlik eden bir kedi ve piyano dinletisi eşliğinde sayfaların arasında kaybolursunuz. Ben üniversite yıllarında buraya çok takılırdım. İstediğin kadar oturup istediğin kitabı okuyabilirsin burada.

Üstelik kitapları okumak beleştir. Benim gibi parasız ve kimsesizler için ideal bir mekândır. Duvarlar, koridorlar, her yer göz alabildiğince kitaplarla dolu bir cennettir. Burada rafların arasında kaybolur ve keyfime bakardım. Arada sırada şişko kedi gelir yanıma oturur ve mağrur bir havayla başını koluma sürterdi. Aslında ilk hayvan sevgisini ondan öğrendim. Daha doğrusu bir canlıya dokunmanın ne demek olduğunu ondan öğrendim. Asla sırnaşık bir kedi değildi. Çoğu zaman insanlar onu sevmek için deli olurlar ama o umursamaz ve kaçardı. Galiba beni çok sık gördüğü için yanaşma cesaretinde bulundu. Tabii ben de ona… Kendini biraz sevdirir sonrada uzun uzun yalanırdı. Hayatımda hiç bu kadar temiz bir canlı daha görmedim. Sonra da gelip yanımda uyurdu. Sevginin ilk halini ondan, sonra bir başka halini de çaresizlikten öğrendim.

Üniversitedeyken yarı zamanlı işlerde çalıştım. En uzun işim bir krepçide garsonluk olmuştu.

Dükkânın adı Creperie de Clown idi. Palyaço krepçisi…

Kapının girişinde dev bir palyaço dururdu.

Benim için palyaço çocukluğuma çok uzak hüzünlü bir oyuncaktır. Ona baktıkça nedense hüzünlenirdim.

Patronum kırklı yaşlarda göçmen bir kadındı. Yeşil gözlü, sarı saçlı, orta boylu, ince, narin yapılı bir kadın. Yüzüne baktığınızda temizlik ve saflığın en derin halini görmeniz mümkündü. Daimi olarak yüzünde asılı olan bir gülümseme vardı ama asla yapmacık değil. İçten ve samimi bir şekilde tebessüm ederdi.

Paris’de bulabileceğiniz en iyi krepleri yapan dükkân burasıdır. Her türlü, sebze, meyve ve et türünden krepler sanat eseri gibi sunulur. Tüm tariflerde bizzat Katy’e aittir. Yani, üzüm gözlü eski patronuma…

Tahmin edeceğiniz gibi Katy’e âşık olmadım. Ben sadece ona hayrandım. Zarafetine, inceliğine, marifetine ve anneliğine hayrandım. İki çocuğu vardı. Bir kız ve bir oğlan. Kızı 15’li yaşlarda, oğlu ise 17 yaşlarındaydı. Kocası ise onları çok uzun zaman önce terk etmişti. Katy, çocuklarıyla beraber hayata tutunmuş ve çok çalışarak dükkânını Paris’in en meşhurlarından biri haline getirmişti. Çocukları da arada sırada gelip, dükkânda çalışırlardı. Aralarında gözle görünmeyen ama ruhunuzla görebileceğiniz ilmek ilmek işlenmiş sağlam bir bağ vardı.

Hayatımda ilk defa onları çok kıskandım. Acaba benim neden böyle bir annem olmadı, diye çok hayıflandım. Anne kelimesini en çok ve en sık duyduğum yer burası oldu ve biliyor musunuz, birkaç kez aynanın karşısında ‘’Anne’’ dedim. Bu kelimenin nasıl bir his yaratacağını merak ettiğim için aynada deli gibi kendi kendime ‘’Anne’’ dedim. Birisine bunu söylemek veya Katy’nin benim annem olması nasıl bir şey olurdu acaba diye çok düşündüm.

Hayatımın o dönemi epeyce işkenceli geçti. İçimdeki haris bir kıskançlık değildi. Bir özlem, bilinmeyene duyulan bir özlem ve açlıktı. Ya da belki özenmek ve merak etmek…

Acaba benim annem olsa nasıl olurdu?

Katy, ne zaman ihtiyaç duysa hep çağırırdı ve ben de asla itiraz etmezdim.

İlk başlarda parmaklarım ve kollarım yanarak tabakları taşıdım. Sonra alıştım. Tuvaletleri temizledim, yerleri sildim, bulaşıkları yıkadım, servis yaptım ve asla şikâyet etmedim.  Orada onun gözetiminde olmayı seviyordum. Belki de onu annem farz ediyordum. Bilmiyorum.

Sonra ne mi oldu? Aslında hiçbir şey…

Yani öyle merak ettiğiniz gibi trajik bir olay falan yaşanmadı.

Ben sadece kendim olarak, özgür benliğimle bir hiç olmayı tercih ettim. Biliyorum ki o sürüye düştüğümde ya ben de havlayacaktım ya da en azından kuyruk sallamak mecburiyetinde kalacaktım. Bu bağlanmanın bana iyi gelmediğini gördüm. İnsanoğlu hayatı boyunca sahip olamayacağı şeylere öykünmede en büyük ustadır.

Üniversiteden mezun olduktan bir iki hafta kadar sonra ortadan yok oldum. Eminim beni çok merak etmişlerdir ama umursayacak kadar acımadım onlara. Neticede kimsesiz bir garson parçasıydım. Birkaç yıl dükkânın önünden gizlice geçip gittim. Her zamanki gibi kalabalık ve servis bekleyen sabırsız, aç müşterilerle doluydu. Katy kasanın yanında her şeyi organize etmek için çabalıyordu. Şimdiyse beni bu halimle görseler bile tanımazlar. Ben bile aynada kendime baktığımda yabancı bir adam görüyorum. Ama neticede bugün seçtiğim yolda; “Omnia mea mecum porto” yani “Bir abam var atarım, nerede olsa yatarım.”

Bundan sonra ne mi yapacağım?

Dünya kadar zamanım varmışcasına ağırdan alıyorum.

Zaten dünya kadar zamanım var.