Mezuniyet

Klasik bir mezuniyet töreniydi. Anneler, babalar, halalar, kardeşler dizilmiş, heyecan içinde birazdan başlayacak seremoniye odaklanmışlardı. Kadınlardan pırlanta akıyor, erkeklerin altın kol saatleri gözleri kamaştırıyordu.

Ben zenginim. Yok, hayır, ben senden daha zenginim yarışının içinde oturan bir kadına gözüm takıldı.

Kendinden ziyade kendinin resmî gibiydi. Olağan dışı bir şatafat ve gösteriş içinde gözleri kör edecek bir ışıltıyla yanarak, tutuşuyordu. Hırs ve ihtirasın sembolü olarak onu kabul etmek gerekirdi.

Sağa sola bakınıp dururken tekrar gözüm aynı kadına takılıp kalıyordu.

Acaba meşhur bir sanatçı falan mıydı? Ben mi tanıyamamıştım?

Arada yelpazesini çıkartıp, rüzgârda yolunu kaybetmiş minik bir yaprak gibi ufak hareketlerle sallıyor, sonra tekrar o ihtişamlı pozisyonuna geri dönüyordu.

Teni mermer gibi parlarken, etrafa gözle görülür ışıklar saçıyordu.

Gece mavisi ipek bluzunun içinden parlayan safir gerdanlığını yapan kör kalmış olabilirdi. Abartı sanatına atıfta bulunan mücevherlerle bezenmiş teni, parlak kızıl saçları, kırmızı rujuyla afeti devran dedikleri bu olmalıydı.

Bu kadını, güneş gözlüklerimin altından sinsi bir yaramazlıkla takip ederken, tören marşı başladı ve hepimiz mezun olacak öğrencileri karşılamak üzere ayağa kalktık.

Kepleri ve cübbeleriyle öğrencilik hayatlarının son gününe veda edecek ve iş yaşamın atılacak olan, mühendisler ve avukatlar ordusu hızla önümüzden geçerek yerlerini aldılar.

Alkış, kıyamet, ıslıklardan sonra tam yerime oturacakken, bir de baktım ki bizim süslü kontes hanım tenezzül edipte kımıldamamış bile…

‘’Vay, be ne saygısız ve ukala. ‘’Dedim içimden.

Hepimiz haziran güneşinin altında kavrulurken tören başladı.

Önce rektör, sonra dekan konuşma yaptılar ve dereceye giren öğrencileri açıkladılar.

Bu sahneler yaşanırken, benim gözüm yine süslü ablaya kayıyordu.

Yelpazesi elinde salınıp duruyor, dudağının kenarındaki gamzesinin çukuruna kondurduğu küçücük bir tebessümle sahneyi seyrediyordu.

Sıra mezunlara geldi ve hızlı bir şekilde hepsine kırmızı kurdeleli yalandan diplomaları dağıtıldı. Asıl diplomaları okullarından daha sonra alacaklarını hepimiz biliyorduk ama sembolik de olsa diploma yerine verdikleri bu kağıt parçaları bile hepsinin yüzünde kocaman bir gülümseme yaratıyordu. Gerçek hayata adım atacakları ilk günler yarından itibaren başlayacaktı.

Neydi gerçek hayat?

Endişe, korku, bilinmezliklerle dolu para kazanma savaşı.

Tek dertlerinin sınav, ödev ve not olduğu günler bugün itibariyle sona eriyordu.

Buyurun kurtlar sofrasına…

Herkes heyecan içinde kendi çocuğunun isminin okunmasını bekliyordu.

Her isim okunduğunda bir grup veli ve yakınları ayaklara fırlıyor, çığlıklar atarak, elleri morarıncaya kadar hızlı ve güçlü alkışlarla eşlik ediyordu.

Benim oğlumun ismi okunduğunda ise gururlu bir avukat annesi olarak havalara sıçradım. Var gücümle Ahmettt diye bağırarak kendimi de onu da güzelce rezil etmeyi başardım. Ne yapacaksınız? Anne yüreği durmuyor. Ahmet’in uzaktan bana attığı bakışlardaki ‘’Otur Anne’’ emrini hiç takmadım. Peşinden mutluluk gözyaşlarımı da boşalttım ve sakinleşip yerime oturdum.

Yine gözüm kadına takıldı.

Acaba onun çocuğu anons edildi mi diye düşünürken.

Oturduğu yerden elindeki yelpazeyle alkış tuttu ve hiç yerinden kımıldamadı.

Ayyy, gıcık oldum, ben bu kadına. Diye söylendim.

Ne terbiyesiz, duygusuz bir yaratıktı. Sanki coşsa, taşsa pırlantalarımı düşecekti.

‘’Görgüsüz’’ dedim.

Kurulmuş, oturmuş, süzüldükçe süzülüyor.

Herkesin beyni erimiş peynir kıvamına geldikten sonra tören bitti.

Çocuklar koştu geldi yanımıza ve sülalece fotoğraf çektirme yarışı başladı.

Annem, babam, ben, kardeşlerim, Ahmet’i neredeyse boğacak şekilde kucakladık ve mıncıkladık.

Tahminlerime göre o esnada bizi öldürmek istemişti ama belli etmedi.

Tipik erkek çocuğu, Öpme beni! Dokunma bana!

Hâlbuki babası rahmetli olduktan sonra ondan başka elimde kalan ne vardı?

Ahmet, bir tek Ahmet!

Gözümün nuru, başımın tacı, biricik oğlum, gururum.

Arka bahçedeki kokteyl alanına doğru giderken bir de baktım süslü abla yerinde yok.

Hay Allah dedim içimden, keşke onun çocuğunu da görseydim.

Bahçeyi çok şık süslemişlerdi.

Eee, dedim içimden. Tabii ki süsleyecekler dört yıl çuvalla para döktük bu okula.

Ailece kendimize bir stant bulduk ve etrafına doluşup, ilk geçen garsondan susuzluğumuzu giderecek bir şeyler kapmak için yarışa girdik.

Tam da o sırada, Ahmet; Anne, seni biriyle tanıştıracağım. Dedi ve bak geliyor diyerek arkaya dönmemi işaret etti.

Döndüm ve döndüğüme sevindim mi? Üzüldüm mü? Bilmiyorum.

Sıcağında etkisiyle alev bastı. Neredeyse düşüp bayılacaktım.

Benim biraz önce kızıp, köpürdüğüm, içimden olmadık laflar saydığım süslü abla vardı ya! İşte o ve kızı geliyorlardı.

Kadın elektrikli tekerlekli bir sandalyedeydi.

Kızı ise Esmer uzun boylu, beyaz tenli, melek gibi bir kızdı.

Nutkum tutuldu. Sanki göğsümün üstüne bir taş oturdu.

Onlar bize doğru ağır ağır yaklaşırken, yerin dibine girmek istedim.

Ahmet, müthiş kibar bir reveransla yolun son üç-beş adımında onlara eşlik ederek, yanımıza kadar getirdi.

Göz pınarlarıma yaşlar birikmişti. Sanki gözümü kapasam, zırıl zırıl ağlayacaktım.

İşin tuhaf tarafı ise, neden ağlıyordum? Verecek cevabım yoktu.

İçimden geçen harislikle karışık, bencilce ve şeytani duygulara mı?

Kadına acıdığıma mı?

Yaşadığım şoka mı?

Allahtan hava neredeyse kararmak üzereydi ve yüzümdeki o anlamsız, buruk ve yenilmiş ifade göze batmayacaktı.

Mazbut ev sevimli oğlan anası maskemi takarak,

‘’Merhabalar, nasılsınız?’’ diye söze girdim.

Sesimin titrediğinin fark edilmemesini umarak, yapmacık bir coşkuya büründüm.

Kızın adı; Melisa, idi ve Ahmet’in kız arkadaşıydı.

Süslü abla, diyerek dalga geçtiğim kadının adı ise Rabia idi.

Rabia, dedim içimden, ne kadar güzel bir isim.

İşte, o gün Rabia ve benim miladımız oldu.

Önce çok yakın arkadaş ve arkasından da iki yalnız anne olarak dünür olduk.

Şimdi ben bu satırları yazarken, o bana gamzesinden bir tebessüm akıtarak bakıyor ve ‘’iyi ki arkadaş olmuşuz’’ diyor.

İşte hayat böyle bir şey, değil mi?

Bazen umduklarınızla bulduklarınız sizi gerçekten şaşırtabiliyor.